Bilimsel Veriler

"Daha sonra yürütülen çalışmalar da yunuslarla etkileşimin herhangi bir terapötik yararı olmadığı yönündedir. Öte yandan, terapi adı altında yürütülen bu etkinliklerin çocuklar açısından enfeksiyon ve kaza riski taşıdığı da bilinmektedir. Tüm bu bilgiler ve değerlendirmeler ışığında, tutsak edilen yunuslar üzerinden para kazanma girişimlerinin bilim çevreleri tarafından savunulmasının mümkün olmadığı açıktır."

Prof. Dr. Gönül Kırcaali İftar

Tohum Otizm Vakfı / Uzman

Anadolu Üniversitesi Engelliler Araştırma Enstitüsü / Kurucu

2008 yaz mevsimi Doğu Akdeniz araştırma seferi setase gözlemleri (+ EN)

Ayhan Dede (1,2)*, Adib Saad (3), Milad Fakhri (4), Bayram Öztürk (1,2)

1 Su Ürünleri Fakültesi, İstanbul Üniversitesi, 34470, Laleli-İstanbul, Türkiye

2 Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), 34820, Beykoz, İstanbul, Türkiye

3 General Establishment of Fisheries, Tishreen University, SYRIA 4National Center for Marine Sciences-CNRSL, Lübnan

* Yazışmadan sorumlu yazar: aydede@istanbul.edu.tr

Özet

Doğu Akdeniz'de setase türleri üzerine az sayıda çalışma bulunmaktadır. Tür kompozisyonu ve habitatları gibi temel bilgilerin eksikliği etkin koruma planlarının geliştirilmesini imkansız kılmaktadır. Sonuç olarak, tür kompozisyonunun, setase populasyonlarının büyüklüğünün ve dağılımının belirlenmesi için, 2008 yazında (11-24 Temmuz) Türkiye, Lübnan ve Suriye karasuları ve doğu Akdeniz uluslar arası sularında setase gözlem verileri toplanmıştır. Gözlem eforu toplamda 860 deniz milidir (nm) ve 16 gözlem kaydedilmiştir. Çalışma boyunca, tek bir gözlemde beş Physeter macrocephalus, beş gözlem de 53 Stenella coeruleoalba, bir gözlem de 2 Grampus griseus (Stenella coeruleoalba ile birlikte), yine tek gözlemde 2 Delphinus delphis ve dokuz gözlemde 27 Tursiops truncatus kaydedilmiştir. Toplam karşılaşma oranı 0.18 gözlem/10 nm’dir. Bu çalışma Doğu Akdeniz'deki cetacea populasyonlarını incelemek için gerçekleştirilmiş bir ön çalışmadır ve araştırma bölgesinde koruma planlarının geliştirilmesi için gerekli olan temel bilgilerin toplanması ve literatüre katkı sağlaması açısından önemlidir.

 

Cetacean sightings in the Eastern Mediterranean Sea during the cruise in summer 2008

Ayhan Dede (1,2)*, Adib Saad (3), Milad Fakhri (4), Bayram Öztürk (1,2)

1 Faculty of Fisheries, Istanbul University, 34470, Laleli-Istanbul, TURKEY

2 Turkish Marine Research Foundation (TUDAV), 34820, Beykoz- Istanbul, TURKEY

3 General Establishment of Fisheries, Tishreen University, SYRIA 4National Center for Marine Sciences-CNRSL, LEBANON

* Corresponding author: aydede@istanbul.edu.tr

Abstract

The Eastern Mediterranean Sea is one of the least studied areas for cetaceans in the Mediterranean Sea. Lack of basic knowledge such as species composition and habitats makes it impossible to develop effective conservation measures. Therefore, in order to determine the species composition, size and distribution of cetacean populations, cetacean sighting data were collected during a research cruise carried out in summer (11-24 July) 2008 in the international water of the Eastern Mediterranean Sea, as well as the Turkish, Lebanese and Syrian territorial waters. Totally 860 nautical miles (nm) of survey effort was made and 16 sightings were recorded. During the study, five Physeter macrocephalus in one sighting, 53 Stenella coeruleoalba in five sightings, two Grampus griseus in one sighting (associated with S. coeruleoalba individuals), two Delphinus delphis in one sighting and 27 Tursiops truncatus in nine sightings were recorded. The overall sighting rate was 0.18 sightings/10 nm. This is a preliminary study for understanding cetacean populations in the Eastern Mediterrannean Sea, but the results of this study will provide basic information for developing conservation plans in the area.

Makalelinin tamamına ulaşmak için tıklayın.

2009 yaz mevsiminde, Türkiye’nin Batı Karadeniz kıyılarında deniz memelilerinin (Setase) olağandışı toplu ölümü (+ EN)

Poster: TÜDAV

Özet

Batı Karadeniz Türkiye kıyılarında Temmuz ayı ortası ve Ağustos ayı başına kadar olağandışı toplu deniz memelileri (setase) ölümleri belirlenmiştir. 53 mutur, 9 tırtak, 7 afalina ve 45 tanımlanamayan olmak üzere toplam 114 setase bireyi ölü olarak bulunmuştur. 9 tırtak canlı olarak karaya vurmuş, 6’sı tekrar denize döndürülmüştür. Sadece 2 tırtak bireyi üzerinde nekropsi, örnekleme ve doku analizi yapılmıştır. Beyin, akciğer, dalak, karaciğer ve böbrek doku örnekleri formalinde fikse edilmiş ve parafine gömülmüştür. Histolojik analizler yapılmış, morbilivirüs antijeni tespiti için immünohistokimyasal teknik uygulanmıştır. Elde edilen RNA ve cDNA örnekleri morbilivirüs varlığının tespiti için geleneksel PCR ve geri transkripsiyon-PCR (RT-PCR) ile incelenmiştir. Başlıca histopatolojik bulgular olarak multifokal non purulent menenjit, akciğer alveollerinde ağır difüz ödem, karaciğerde multifokal periportal makrovasküler steotoz, böbrek medullasında intersitisyal ve tübüler dejenerasyonla beraber protein döküntüleri ve kalsifikasyon görülmüştür. Her iki bireyde de morbilivirüs enfeksiyonuna ait bir bulguya rastlanmadığından bu olağandışı toplu ölümlerin sebebi halen belirsizliğini korumaktadır.

Arda M. Tonay (1,2), Ayhan Dede (1,2),  Ayaka Amaha Öztürk (1,2), Didem Ercan (3), Antonio Fernández (4)

1 Su Ürünleri Fakültesi, İstanbul Üniversitesi, 34470, Laleli-İstanbul, Türkiye

2 Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), 34820, Beykoz, İstanbul, Türkiye

3 Su Ürünleri Fakültesi, Muğla Üniversitesi, 48000, Muğla,Türkiye

4 Institute for Animal Health. University of Las Palmas de Gran Canaria, Kanarya Adaları, İspanya

* Yazışmadan sorumlu yazar: atonay@istanbul.edu.tr

 

Unusual mass mortality of cetaceans on the coast of the Turkish Western Black Sea in summer 2009

Arda M. Tonay (1,2), Ayhan Dede (1,2),  Ayaka Amaha Öztürk (1,2), Didem Ercan (3), Antonio Fernández (4)

1 Faculty of Fisheries, Istanbul University, 34470, Laleli-Istanbul, TURKEY

2 Turkish Marine Research Foundation (TUDAV), 34820, Beykoz, Istanbul, TURKEY

3 Faculty of Fisheries, Muğla University, 48000, Muğla, TURKEY

4 Institute for Animal Health. University of Las Palmas de Gran Canaria, Canary Islands, SPAIN

*Corresponding author: atonay@istanbul.edu.tr

Abstract

Between mid-July and early August, an unusual mass mortality of cetaceans was detected on the Turkish Western Black Sea coast. 114 cetaceans (53 harbour porpoises, 9 common dolphins, 7 bottlenose dolphins, 45 unidentified) were reported dead and nine common dolphins stranded alive, 6 of which were returned to the sea. Only two freshly dead common dolphins were subjected to a complete necropsy, sampling and tissue analysis. Tissue samples from brain, lung, spleen, liver, kidney, muscle and testis were fixed in formalin and embedded in paraffin. Histological analysis was conducted and immunohistochemical technique to detect morbillivirus antigen was applied. RNA and cDNA samples were examined for dolphin morbillivirus (DMV) detect by reversetranscription–PCR (RT-PCR) and conventional PCR. Main histopathological lesions were multifocal non-purulent meningitis, severe diffuse alveolar oedema in lung samples, multifocal periportal macrovacuolar hepatic steatosis, interstitial and tubular degeneration with protein casts and calcifications in renal medulla. No evidence for DMV infection was analytically found in both dolphins, and the cause of this unusual mortality is still uncertain.

Makalelinin tamamına ulaşmak için tıklayın.

25 ülkenin çöplüğü: Karadeniz

Karaya vuran yunuslarla ilgili bilimsel çalışmaların uzun yıllardır yürütüldüğü Batı Karadeniz sahil şeridi boyunca İ.Ü. Su Ürünleri Fakültesi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı'nın (TÜDAV) yaptığı detaylı denizel çöp araştırmasının makalesi yayınlandı.

Fotoğraf: Arda Tonay/TÜDAV

Makale, yoğun gemi trafiği ve kıyı hareketliliği nedeniyle Karadeniz'in denizel çöplere karşı oldukça savunmasız olduğunun altını çiziyor. Araştırmaya göre, toplanan atıkların büyük bölümü, 2-7 cm büyüklüğündeki tanımlanamayan plastik parçalar ile plastik şişe, kapak gibi içecek kaynaklı çöplerden oluşuyor.

Araştırma, aynı zamanda, Karadeniz'deki kıyısal kirliliğin sınırları aşan bir sorun olduğunu ve karasal kirliliğin baskınlığına rağmen, kayıt altına alınan çöplerin yarısının denizaşırı kökenli olduğunu vurguluyor.

Elde edilen veriler doğrultusunda ortaya çıkan en çarpıcı bilgi ise, etiketlenen çöplerin yarısının 25 farklı ülkeden gelmesi ve bu ülkelerin yalnızca yüzde 23'ünün Karadeniz bölgesinde yer alan ülkeler olması.

Gemi ve kara kökenli kirlenmenin kökenini ve miktarını inceleyen makalenin özetine ve temel grafiklerine aşağıdaki adresten ulaşabilir, makalenin tamamı için de, aynı sayfada yer alan irtibat bilgilerini kullanarak ilgili yazarlara ulaşabilirsiniz (www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0141113612002243).

Topçu, E.N., et al., Origin and abundance of marine litter along sandy beaches of the Turkish Western Black Sea Coast, Marine Environmental Research (2012), dx.doi.org/10.1016/j.marenvres.2012.12.006

Arazi çalışmalarının bir bölümü, 2008 yılında İZ TV'de "Boğaz'daki Çöplük" belgeselinde yer almıştı. Belgeselin 10 dk'lık ilgili parçasını youtu.be/84GTIW68PB8 adresi üzerinden izleyebilirsiniz.

Deniz Memelilerinin Esaretine Karşı Argüman

Yazarlar: Naomi A. Rose, E.C.M. Parsons ve Richard Farinato, 4. baskı

Editörler: Naomi A. Rose ve Debra Firmani, 4. baskı

©2009 The Humane Society of the United States ve the World Society for the Protection of Animals

(…)

* Bu tür eğlence faaliyetlerinin deniz memelileriyle ilgili unutulmaz bir deneyim yaşattığını söyleyenlerin aksine, Yale Üniversitesi'nden araştırmacıların 1000 ABD vatandaşı arasında yaptığı ankete göre, anketi yanıtlayanların çoğu, tutsak deniz memelilerinin doğal davranışlarını görmeyi, akrobatik hareketlere ve gösterilere yeğliyor. (7)

* 2007'de yapılan bir anket, ABD vatandaşlarının yalnızca yüzde 30'unun yunusları esaret altında tutmanın bilimsel bir faydası olduğuna inandığını ortaya koydu (8).

* 2003'te Kanada vatandaşları arasında yapılan bir ankette, anketi yanıtlayanların yüzde 74'ü balinaların ve yunusların doğal davranışlarını öğrenmenin en iyi yolunun, onları doğal yaşam ortamında görmekten geçtiğini belirtti: Doğrudan balina gözlem turlarıyla veya dolaylı olarak televizyon, sinema veya internet aracılığıyla… Yalnızca yüzde 14'lük bir kesim, balina ve yunusları esaret altında görmenin eğitim yönü olduğunu düşünüyor (9).

* Hayvanat bahçesine ve tematik akvaryumlara giden ziyaretçilerin çoğu, bu tesislere eğitim almak amacıyla değil, eğlenmek amacıyla gidiyor (10). 

* Dahası, bu tesislerdeki bilgilendirme faaliyetlerinin de ya bilimsel düzeyde hatalı olduğu ya da varolan bilginin çarpıtıldığı da kanıtlanmış bir gerçek. (14)

* Örneğin, gösteriler sırasında yunusların yaptığı hareketlerin çoğu veya ziyaretçiler ile eğitmenlere verdiği tepkilerin çoğu, "oyun" veya "eğlence" olarak yansıtılıyor. Ağzın hızla açılıp kapanması veya suyun yüzeyinde çırpılan kuyruk ve yüzgeçler gibi. Ancak tüm bu hareketler, aslında doğal yaşam ortamında agresif hareketler olarak bilinir (20); tıpkı bir köpeğin hırlaması veya homurdanması gibi...

* Havuzlarda yunuslarla yüzme programlarına veya beton duvarların arasında volta atan bir kutup ayısının (Ursus maritimus) görüntüsüne tekrarlanan şekilde maruz kalmak, insanların yaban hayvanlarını, kendi asli değerleriyle birlikte ekosistemin bir parçası olarak değil (26), soyutlanmış nesneler veya insanların ihtiyaçlarına ve tutkularına yanıt veren köleler olarak görmelerini pekiştiriyor (25).

Çeviri: Öykü Yağcı/Yunuslara Özgürlük Platformu

Not: Araştırmanın çok kısa, belirli bir bölümü Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu nedenle devamını ve ilgili alıntılara dair kaynakça bölümünü orijinalinden okumak için lütfen kaynak aldığımız Humane Society'ye yönlendiren bu bağlantıyı tıklayın.

Deniz memelilerinden insanlara geçen bulaşıcı hastalıklar

ABD'deki Ulusal Deniz Memelileri Vakfı'nın (National Marine Mammal Foundation), Stanford Üniversitesi, Florida Üniversitesi ve Hubbs-SeaWorld Araştırma Enstitüsü'yle birlikte yürüttüğü güncel araştırmalarından biri, deniz memelileriyle etkileşimin zararlarını bir kez daha ortaya koyuyor:

* Deniz memelileri ve insanlar aynı hastalıklara sahip olabiliyorlar.

* Deniz memelilerinde görülen hastalık yapabilecek mikroorganizmaların (patojen) %37'si, insanlarda yeni görülen bulaşıcı hastalıklara, %20'si de bildirilmesi zorunlu hastalıklara neden olabiliyor.

* Bu mikroorganizmaların en az %50'si de insanlara geçebilen (zoonotik) özellik taşıyor.

* Yunuslarda ve deniz aslanlarında tespit edilen yeni "astrovirüsler" ise, insanlarda doğrudan sindirim sistemi hastalıklarına neden oluyor.

(Astrovirüs)

Kaynak: NNMF

Araştırmayla ilgili daha detaylı bilgi almak için lütfen bu bağlantıya tıklayın. 

Çeviri: Öykü Yağcı/Yunuslara Özgürlük Platformu

Karaya Vuran Deniz Memelileri - Dr. Arda M. Tonay

Deniz memelileri ölü veya kuvvetten düşmüş olarak dalga ve rüzgar etkisiyle karaya vurabilir (stranding). Canlı karaya vuran bir Cetacea türü denize döndürüldüğünde tekrar karaya vurabilir. Ancak denizde hayatta kalamayacağına veya kendini yüzdüremeyeceğine karar vererek nefes almaya devam etmek için karaya vurmuş olabilir (Perrin ve Geraci, 2009). Dünya denizlerinde deniz memelileri doğal veya doğal olmayan birçok nedenden ötürü karaya vurmaktadır. Bu nedenler; anormal su sıcaklığı değişimleri gibi çevresel koşullarda değişiklik, parazitler, hastalıklar, biyotoksinler, tesadüfi ağa yakalanmalar, yiyecek kaynaklarının azalmasına bağlı açlık, deniz taşıtlarıyla çarpışma, atıklar, petrol sızıntısı, predatörler veya insan tarafından yaralanmadır (Geraci ve Lounsbury, 2005). Ölüm nedenini anlamak özellikle bozulmuş hayvanlarda oldukça zordur. İki veya daha fazla faktörün etken olması yaygın olarak görülür.

Kitlesel karaya vurma vakalarının nedeni tam olarak bilinmemektedir. Salgın hastalık ve parazitler nedeni ile görüldüğü ve sağlıklı hayvanların da liderleri takip ettiği bilinmektedir. Akustik ölü bölgeler, dünyanın manyetizmasındaki değişiklikler, büyük iklimsel değişimler, çevresel koşullarda mevsimsel değişiklikler, güneş patlama aktiviteleri gibi nedenler bilim insanları tarafından önerilmiştir. İnsan kaynaklı nedenlerden ötürü kitlesel ölümler artabilir. Viral salgınların artmasının nedeni organoklorin bileşiklerinin deniz memelilerinin bağışıklık sistemini zayıflatması olabilir (Perrin ve Geraci, 2009). Askeri sonarların kitlesel ölümlere yol açtığı kanıtlanmıştır (Fernández ve diğ., 2005). Petrol arama ve çıkarma sırasındaki sismik sörveyler de aynı şekilde etken olabilir (Perrin ve Geraci, 2009).

Karaya vurmuş karkaslardan deniz memelilerinin anatomisi, hayat hikayesi, genetiği, hastalıkları, parazitleri, predatörleri, etkileyen atıkları ve beslenme ekolojileri hakkında çok değerli bilgiler edinilebilir. Her karaya vurma vakası başka şekilde öğrenilmesi mümkün olmayan potansiyel bir fırsat olarak değerlendirilebilir (Perrin ve Geraci, 2009).

PERRIN, F.W., GERACI, R.J. 2009. Stranding. Perrin, W.F., Würsig, B., Thewissen, J.G.M. (Eds.) Encyclopedia of marine mammals. Second Edition. Academic Press, USA, ISBN 978-0-12-373553-9, 1118-1123

GERACI, R.J., LOUNSBURY J.V. 2005. Marine Mammals Ashore, A Field Guide for Strandings. 2. Edition. National Aquarium, in Baltimore, Inc,U.S.A. ISBN 0-9774609-0-8

FERNÁNDEZ, A., EDWARDS, J.F., RODRIGUEZ, F., ESPINOSA DE LOS MONTEROS, A., HERRAEZ, P., CASTRO, P., JABER, J.R., MARTIN, V., ARBELO, M. 2005. ‘Gas and fat embolic syndrome’ involving a mass stranding of beaked whales (family Ziphiidae) exposed to anthropogenic sonar signals. Vet. Pathol. 42:446-57.

* * *

Kaynak:

Tonay, A.M. 2010. Batı Karadeniz’de karaya vuran Cetacea türlerinin kalkan balığı avcılığı ile etkileşimi. Doktora Tezi. İstanbul Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü.

Kaza ve Ölümler: Deniz Memelilerinin Esaret Altında Oluşturdukları Tehditlerin Kronolojisi

Kazalarla ilgili daha detaylı bilgi ve kazalara ait videoların bir bölümü, hem "Kaynaklar" bölümünde, hem de Facebook sayfamızdaki "Yunus Parklarındaki Kaza ve Ölümlerin Kronolojisi" adlı fotoğraf albümünde görülebilir. Ancak videoların büyük çoğunluğu, üzücü ve rahatsız edici görüntüler içermektedir.

Kaynak: The Dangers of Marine Mammals in Captivity & OPS

Türkçe çeviri: Damla Serdengeçti & Yaprak Arda/Yunuslara Özgürlük Platformu

  

Kelepçelenmiş Derinlikler – Vet. Hek. Dr. Erdem Danyer

Fethiye Hisarönü'ndeki ufacık bir beton havuza kapatılan Tom ve Misha adlı iki yunusun esaretten kurtarılma ve rehabilite edilme süreçlerinde aktif rol oynayan Veteriner Hekim Dr. Erdem Danyer bu tesisteki ilk gözlemlerini anlatırken, aynı zamanda yunus parklarındaki kirli ticaretin perde arkasına da dikkat çekiyor. Yunus gösteri ve terapi merkezlerindeki hayvanların birer oyuncağa dönüştürüldüğünü ve avlanmayı unuttuğunu söyleyen Danyer, 2012'de kaleme aldığı bu yazıda, esir edilen bu duyarlı canlıların doğaya geri dönebilmeleri için Türkiye'de bir rehabilitasyon merkezi kurulmasını öneriyor. 


Veteriner fakültesini bitirmeme çok kısa bir süre kala iki yunusun tutsak oldukları, bir havuzdan kurtarılmaya çalışıldığını ve ancak Türk veteriner hekimle sağlık kontrolü yaptıracaklarını söyleyen bir haber aldım. Öğrencilik yıllarımın başından beri deniz memelileriyle çalışmış ve ilk hekimliğimi de yunuslarla yapabilme fırsatını yakalamıştım. Mutluydum. 

Yunuslar, basında geniş yer tutan Tom ve Mişa’ydı. İki erişkin erkek yunus olan Tom ve Mişa, 2007 yılında, o zamanki adı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, şu anki adı Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olan kurumun izniyle yakalanmış otuza yakın yunustan ikisiydi. Yunusların iyilik melekleri (Dolphin Angels) olan grubun ricasını kırmayarak, 22.07.2010 tarihinde Işıl Aytemiz ile birlikte Fethiye’ye doğru yola çıktık.

Fethiye’ye vardıktan sonra ilk toplantıyı Nichola Chapman ve Doğan Eraslan’ın işlettikleri restoranın bahçesinde yaptık. Dawne Büyükkoca ve Cath İnanır’da bizimleydi. Kısaca yunusların durumlarından, yapılanlardan ve sonraki günün planlarından bahsettik. Küçük bir grup için kocaman işler yapmışlardı. Bir sürü insanı yunus parkının önüne yığmış, çalışmalara destek vermek için organizasyonlar yapmış, tur şirketlerinin yunus parkı programlarını satmamasına ikna etmişlerdi. Bu işe gönül koydukları ve yunusları çok sevdikleri ortadaydı.

İlk İnceleme

Sabah erkenden ilk beslemeyi görmek ve sıcağa kalmadan incelemeleri yapmak için havuzun kapısındaydık. Dışarısı mavi brandayla kapatılmış, duvarlarda Tom ve Mişa’nın fotoğrafı vardı. Düşük prodüksiyonlu bir film izleyeceğimizi daha o an anlamıştım.

Araba yoluna iki cephesi olan havuzun etrafında geceleri yüksek sesli müzik çalan barlar vardı.

Kapıyı açıp içeri girdiğimizde sağımızda tuvalet, solda büro, önümüzde havuz vardı. Büronun yanında derin dondurucu ve bir mutfak tezgâhı sabitlenmişti. Kenardaki çimento torbalarıyla gelişmekte olan bir tesiste olduğumuzu hemen anladık. İçinde tedavi yapılan ve canlı barındıran yerlerin gelişme durumunda olması kabul edilemez. Tüm şartların yeterli şekilde hazırlanması, sonrasında faaliyete geçmesi doğrusudur. Hareket halinde dört tekerlikli olması gereken arabayı üç tekerlekle başlatıp dördüncüyü sonra takmaya kalkarsanız araba yoldan çıkabilir.

İçeriye doğru ilerledikçe bir elektrik motoru sesi duymaya başladık. Kafamı biraz kaldırıp tentenin ardına baktığımda yunus nefeslerinin kestiği sesin havuzda suyu çeviren pompa olduğunu anladım. Tiz, metalik ve sürekli bir sesti duyduğumuz. Kafayı kaldırıp yukarı baktığımızda havuzun tepesinde mavi bir branda geriliydi, tıpkı tesisi çevreleyen duvarlar gibi. Tesisin sorumlusu da geldikten sonra yunusları muayeneye başladık.

Vahşi hayvan pratiğinde gözlem çok önemlidir. İnsanlara normalde alışık olmadıkları için insan gördüklerinde normal dışı davranıp, aşırı reaksiyonlar verebilir, heyecanlanabilirler. Bunun için bir kenara çekilip bize alışmalarını bekledik.

Normalde günlük kat ettikleri yol 70 km civarı iken bir anda 15m’lik havuzlara kapanan yunuslar tabii ki nereye hareket edeceklerini şaşırmaktadırlar. Git gel aynı duvarlara bakmaktan hapiste gibi hissetliklerini biraz empati kurduğumuzda anlayabiliriz. İki yüz metre derinliklere dal, hayatının %90’ını suyun altında geçir, sadece nefes için suyun üstüne çık, kilometrelerce yüz. Derken, bir gece balıkçı ağına takıl en iyisinden on metre derinlikli havuza koyul, yemek dışarıdan geldiği için kafan dışarıda kalsın, yirmi metrede volta atmaya başla.

İlk Gözlem Sonuçları

Gözlem sonuçlarımız: yunusların suda diklemesine durduğu, sürekli yeni yüzme öğrenen çocuklar gibi batıp çıktığı, yüzmeye çalıştıklarında ise Tom’un bir gözü dışarıda kalacak şekilde hareket etmeseydi.

Tutsak yunusların yan yüzmesinin birkaç nedeni vardı: Herhangi bir organında kanama, apse, hava birikmesi olabilir. Bir kanama ya da apse varsa akciğerlerde biriken kan/apse ağırlık yapacağından o tarafa doğru yatması beklenir. Feribotta kamyonların hep aynı tarafta durduğunu düşünün. Bir neden de, en nazik organlarımızdan olan gözün rahatsız olmasıdır. Eğer suya soktuğunuzda gözünüz yanıyorsa suya sokmak istemesiniz.

Parklardaki Yunuslar için Ödül = Yemek

İlk izlenimlerimizden sonra yunusların antrönürü ile yunusların yemlenmesine geçtik. Yunuslara birkaç sardalya verdikten sonra kondisyonlarını göstermek için küçük bir gösteri yaptırdı. Baya güzel zıplayıp hopladılar çünkü sonunda yemek vardı. Hareket bitince tekrar ödül olarak balıklarını aldılar.

Arama kurtarma köpeği de insanların emirleriyle hareket eder yunuslar da. Arada ne fark var ki? Hemen anlatayım:  Arama kurtarma köpeğinin eğitiminde daha önceden hazırlanmış enkaza sokulur. Enkazda elinde köpeğin sevdiği topla bekleyen bir temsili kazazede vardır. Köpeğin bakıcısı komutu verir, köpek yıkıntıya girer, kazazedeyi bulur. Kazazede oyuncağını köpeğe verir ve köpek oynamaya başlar. Ödülü “oyundur”. Yunuslarda ise durum biraz farklıdır.

Yunuslar insanları eğlendirmek için oynar ve sonrasında antrenörlerinin önüne geldiğinde ağızlarını açıp yemek beklerler. Oynamazlarsa aç kalırlar. Ödül “yemektir”.

Havuz Suyu Testleri

Oyun ve beslenme faslından sonra sıra örnek almadaydı. Yunus sahipleri yunusları dışarı çıkartıp tam bir muayene yapmamamızı istemedi, biz de saygı duyduk ve alabildiğimiz örnekleri aldıktan sonra sudan muayene yapmak için örnekler aldık. Su mavi renkte ancak solgundu. Suyun üstünde ölmüş arılar, yaprak parçaları vardı.

Yurt dışındaki yunus havuzlarının yapılışına dair yönetmelikler yunus havuzlarının etrafında ağaç olmamasını ve etrafının kapalı olmasını bildirir çünkü bu yaprakları yunuslar yiyip zehirlenebileceği gibi havuzun filtre kısmını da tıkayabilir. Bunu havuz sahipleri de pek istemez çünkü balık yağı zaman içinde filtreleri yeterince tıkamaktadır. Yaptığımız testlerden sonra bu maviliğin havuzun mavi badanalı duvarları ve mavi brandasından kaynaklandığını anlayacaktık.

Dip temizleme fırçası ile dipten su örneği almaktı amacımız daldırdık ve ne görelim: Dışkı dolu bir fırça çıkarttık.

Agresifliğe Karşı Yunuslara İlaç: Diazem

Biraz çevreyi kesmek, kullandıkları ilaçları görmek istedik. İlaç dolabında vitamin katkılarından ağrı kesicilere kadar geniş bir yelpaze vardı. İki tane ilaç ise yunus gösteri merkezlerinin olmazsa olmazıydı. Mide koruyucu ve diazem.

Mide koruyucu ülserli midelerde insanlarında kullandığı bir ilaçtır. Veteriner hekimlikte at pratiğinde sıkılıkla başvurulur. İlk neden atların midesi çok hassastır ikincisi ise yarış çok streslidir. Stres mide asidini artırır ve mide duvarı zedelenir bu da yara açılmasına sebep olur. Yunuslarda da durum farklı değildir. Ait olmadıkları bir ortamda, sosyal ilişkiden yoksun, av avcı ilişkisi bitmiş, doğalarına göre daracık bir yerde ve yaradılış sebepleri olmayan bir işi yapmak zorundayken streste olmamak mümkün müdür?

Stres, asosyallik, baskı tüm canlıları agresifleştirmektedir. Agresifleşmeyi çözmenin kolay bir yolu küçücük bir hapı yediği balığın solungacına iliştirmektir. Diazem! Beşeri ve veteriner hekimlikte genel anestezi verilmeden önce kullanılan bu ilaç canlıyı yatıştırır ve dinginleştirir. Sinir krizlerinde de kullanılır. Üreme isteği, herhangi bir şeye sinirlenme sonucu agresifleştiren hayvanı sakinleştirmek gerekir çünkü randevusu alınmış müşteriler vardır, o gün boş bile olsa yunus kendine zarar verebilir. Yarası olan bir yunusla insanlar yüzmek istemeyebilir.

Yeterli örneğimizi aldıktan ve biraz sohbetten sonra havuzdan ayrıldık.

Havuzda Parazit Yumurtaları & İnsan Sağlığı

Havuzdan aldığımız örneklerin değerlendirilmesinde suyun toplam koliform açısından insan yüzme havuzu şartlarına uymadığını ve havuzun suyundan yapılan parazit muayenesinde insana bulaşabilen parazit yumurtalarına rastladık.

Meğersem mavi tente tepede boşuna durmuyordu. Pazarda domatesçilerin domatesleri güzel göstermek için kırmızı şemsiye kullanmaları gibi mavi tente kullanılmıştı. Durum pek iç açıcı değildi.

Yunusları bir kenara koyalım bu suda küçücük çocuklar yüzmekteydi. Yunusların sağlık durumlarını daha çok merak etmeye başlamış ve Tom’un yan yatış sebebini öğrenmek istiyorduk.

İkinci ziyaret: Kimyasallardan Kaynaklanan Enfeksiyon

İkinci ziyaretimizi 7-8 ağustos 2010 tarihinde yaptık.  Bu ziyaretimizde Born Free Vakfı’nın hekimi John A. Knight’ta bizimleydi. Birkaç gün önce yağan yağmurdan dolayı havuzun kenarındaki kilit taşlar çökmüştü. Başka ülkelerdeki yunus parkı yönetmeliklerinde havuzların çift kat duvarlı olması deprem, sel gibi felaketleri azami suretle dayanıklı yapılması istenirken, bu havuzda biraz fazla yağmur zemini çökertmişti.

Tom’u yakalayıp karada detaylı muayeneye edebildik. Öncelikle yan yatmasının sebebinin dışarıda tutuğu gözünün sudaki kimyasallardan rahatsız olduğuydu. Korneasının üstünde doku erozyonu başlamıştı. Suya girdiği zaman gözü yandığından dışarıda tutuyordu. Kan sonuçlarına baktığımızda streste olduğu ve enfeksiyon olduğunu tespit ettik. En acısı ise susuz kalmıştı.

Yunuslar tatlı su ihtiyacını yedikleri balıklardan karşılarlar. Az balık yediklerinde sadece aç kalmaz, susuz da kalırlar. Yunus parklarında bunu engellemek için suyu verdikleri balığın içine enjekte ederler ya da geleneksel yöntem olarak balıkları su dolu kovada bekletirler. Balıkların içine su girer ancak bu seferde balığın içindeki vitamin ve mineraller suda çözünür gider.

Yukarıda otizmli çocukları tedavi etmek amacıyla yakalanan iki yunsun hayatının üç ayını anlattım. Yunuslar rehabilite edilmek üzere Marmaris’te deniz havuzuna aktarıldılar. Hala daha rehabilitasyonları sürmekte.

Hastalıklar ve Yaralanmalar

Bu tür yerler beşeri ve veteriner hekimliğin birleştiği ve iki canlının da iyi durumda olmasının gerektiği yerlerdir. Hem birbirine hastalık bulaştırabilirler hem de ruhsal durumları iyi olmaz ise fiziksel yaralanmalar olabilir.

Yunus gösteri merkezlerinin eğlenceli şov dünyasının yanında bir de bu yanı olduğunu unutmamalıyız. Yapılan çalışmalarda hasta çocukların tedavisinde tam olarak yunusun işe yarayıp yaramadığı hala tartışılmaktadır. Suda yüzmek, farklı çevre, ilginin artması, iklim farklılığı, çocuğun yaşının ilerlemesi gibi birçok değişenle beraber yunuslar kullanılmaktadır. Yunusların bu kadar etki arasındaki tam katkısı hala bilinememektedir. Bu bilinmezlik için de aslında vahşi hayvan olan yunusun yanına fiziksel engelli bir çocuğu bırakmak ne kadar doğru? Düşünmek gerekir.

Eğlenmek için yunus parklarına giden insanlara bulaşabilecek bunca hastalık ve strese sokup eziyet ettiğiniz bir canlı varken on dakikalık eğlenceniz için yıllarca bir canlıyı hapsetmek hak mıdır diye sormadan edemiyorum.

Tüm yunuslar özgür doğup vahşi ölmeyi hak ediyorlar.

Vet. Hek. Dr. Erdem DANYER

erdemdanyer@gmail.com


Daha önce Azizm Sanat Örgütü sayfasında yayınlanan bu yazı, 5 Mart 2012 tarihinde Dr. Erdem Danyer tarafından platformumuza ulaştırılmıştır. Deneyimlerini ve uzmanlığını bizimle paylaştığı için kendisine teşekkür ediyoruz. Yazının tamamını okumak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz. 

Mors Esareti

Fotoğraf/Photo: National Geographic fotoğrafçısı Paul Nicklen/Getty Images

(National Geographic photographer Paul Nicklen/Getty Images)

(İstanbul'daki bir gösteri merkezinde tutulan morsun fotoğrafları için tıklayınız)

MORS (WALRUS - Odobenus rosmarus)

Dişlerin sökülmesi ve mors dişi ticareti

Fotoğraf/Photo: National Geographic fotoğrafçısı Paul Nicklen (National Geographic photographer Paul Nicklen)

Annesiz kalan yavrular

İstanbul'da esaret altında tutulan Sarah'dan "dişsiz" haliyle mikrofona "şarkı söylemesi" istenirken (Fotoğraf: Yunuslara Özgürlük Platformu, 2011)

Bu fotoğraflarda görülen Sarah’nın da adının geçtiği, parklarda gösteri yapmaya zorlanan, esaret altında tutulan morsların dünya çapındaki listesi için bu siteye de göz atabilirsiniz.

İstanbul'da esaret altında tutulan Sarah, gösteri sonrası okyanustan çok uzaktaki "yuvasına", kafesine doğru yol alıyor (Fotoğraf: Yunuslara Özgürlük Platformu, 2011).

Doğal ortamında bir mors ve müzik aleti çalması için "eğitilen" mors Sarah (Fotoğraf: Yunuslara Özgürlük Platformu, 2011).



Yunuslara Özgürlük Platformu, 2011

 
 

Otizmli çocuklar ve yunus terapisi kandırmacası: Prof. Dr. Binyamin Birkan (Tohum Otizm Vakfı)

Son yıllarda yaygınlaşan ve adeta umut tacirliğine dönüşen bir kandırmacayı sık sık duyar olduk: yunus terapisi! Özellikle otizmli çocuklarda bu terapinin işe yaradığını iddia eden ve yunus esaretini meşru hale getirmeye çalışan zihniyet, çaresizlikten sayısız yönteme başvuran ailelerin umutlarını sömürüyor. İnsanlardan sonra en zeki canlı kabul edilen yunusları tutsak eden bu zihniyetin gerçek yüzünü, davranış analisti Prof. Dr. Binyamin Birkan’la konuştuk. Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı Eğitim Direktörlüğü ve Okul Müdürlüğü görevlerini yürüten Birkan, 2006’da Türkiye’de ilk kez uygulamalı davranış analizine dayalı eğitim veren Tohum Otizm Vakfı Özel Eğitim Okulu’nun kurucusu. Otizm ve yunus terapisi hakkındaki sorularımızı cevaplayan Birkan’ın söyledikleri, bilimin ve vicdanın göz ardı edildiği günümüzde, altın değerinde...

Röportaj: Gökçe Gökçeer

Sayın Birkan, sohbetimize öncelikle otizmin ne olduğunu anlatarak başlayalım izninizle. Otizm nedir, otizmli çocuklar diğer çocuklardan nasıl ayrılır?

Otizm, doğuştan gelen ve belirtileri yaşamın ilk üç yılında kendini gösteren bir gelişimsel yetersizlik ve nörolojik bozukluktur. Otizmli çocukların dış görünümleri diğer çocuklardan farklı değildir, davranışları farklıdır. Otizmli çocuklar iki temel alanda yetersizlik gösterir. Bunlardan ilki, sosyal iletişim vesosyal etkileşimde yetersizliktir. Genelde göz kontağı kuramazlar. İsmini seslendiğinizde tepki vermezler, duymuyormuş gibi davranabilirler. Jestleri anlama ve kullanmada yetersizlikleri vardır. Konuşmaya çok geç başlar ya da hiç başlamayabilir. Sosyal bağlamlara uygun davranma, hayali oyun oynama, arkadaş edinme gibi ilişki kurma, sürdürme ve ilişkiyi anlama becerilerinde de zorlanırlar. İkincisi ise takıntılı davranışlar ve sınırlı ilgi alanlarıdır. Tekrarlanan ya da takıntılı motor davranışlar, aynılık üzerinde ısrar etme, rutinlere aşırı bağlılık, yoğunluğu açısından anormal denilebilecek derecede takıntılı ve sabit ilgilere sahip olma, belli ses, doku ya da koku gibi duyusal uyaranlara karşı aşırı tepkili olma ya da tepkisiz kalmaotizmli çocukları diğer çocuklardan ayıran davranış özellikleri arasında sayılabilir.

Bu özelliklerle birlikte birçok çocukta huysuzlanmaya, saldırgan davranışlara, beslenme ve uyku sorunlarına sıklıkla rastlanır. Uygun özel eğitim ve terapi hizmetleri sağlanamadığında bu sorunlar giderek ağırlaşır. Gerekli hizmetler sağlandığında ise çocukların pek çoğu topluma kazandırılabilir.

Otizmin nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak yine de bu konuda bazı bulgular var. Bunlardan kısaca bahseder misiniz?

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de kaç çocuktan birinin otizmden etkilendiği bilinmemektedir. Ancak, son yıllarda gelişmiş ülkelerde yürütülen kapsamlı yaygınlık çalışmaları, 88 çocuktan birini (her 54 erkek çocuktan birini ve 252 kız çocuğundan birini) etkilediği kabul edilmektedir. Otizmin erkek çocuklardaki yaygınlığı kız çocuklara göre dört kat daha fazladır. Bu orana göre çocuklarda rastlanan en yaygın nörolojik bozukluktur. Genetik temelleri olduğu yönünde güçlü bulgular var ancak sorumlu olan gen mekanizma henüz anlaşılamamıştır. Ayrıca, genetiğin yanı sıra bazı çevresel tetikleyicilerden de kuşkulanılmaktadır.

"Uygulamalı davranış analizi bilimine dayalı yoğun erken eğitim, özellikle de 5 yaşından önce alınan yoğun eğitim, otizmli çocukların gelişimi için çok önemlidir."

Otizm tedavi edilebilen bir hastalık mı?

Bugün sahip olunan bilgilerle, otizmin ilaçla tedavisi mümkün değildir. Ancak, belirtileri erken yaşta yoğun davranışsal terapilerle azaltılabilir, yeni beceriler kazandırılarak davranış sorunları ortadan kaldırılabilir. Otizmin tedavisi konusunda yapılan birçok çalışmanın sonucunda en iyi tedavinin erken yaşta verilen eğitim (terapi) olduğu anlaşılmıştır. Doktorların yazdığı ilaçlar da dahil olmak üzere diğer tüm yöntemler çocuğun eğitimini desteklemek için kullanılır. Bu nedenle, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, bunun yanında erken, yoğun ve sürekli özel eğitim şarttır.

Peki bu tedavi sürecinde hangi yöntemler uygulanmalı?

Erken yaşlar özellikle yaşamın ilk beş yılı, beynin en hızlı gelişim gösterdiği dönemdir. Dolayısıyla ‘uygulamalı davranış analizi’ bilimine dayalı yoğun erken eğitim, özellikle de 5 yaşından önce alınan yoğun eğitim, otizmli çocukların gelişimi için çok önemlidir. Bu özellikleri karşılayan çocukların yarısına yakınının sosyal ilişkilerinin geliştiği, iletişim becerilerinin arttığı ve tekrarlayıcı davranışlarının ise azaldığı bilinmektedir. Ayrıca eğitimlerini diğer çocuklarla birlikte örgün eğitim sistemi içinde sürdürebildiği görülmektedir. Eğitimin yoğun ve kesintisiz olması çok önemlidir. Ailelerin de eğitime katılması şarttır. Aileler, öğretmenler ve uzmanlar tarafından çocuğa öğretilen becerileri evde de öğretmeye devam etmeli ve bu konuda eğitime destek vermelidir. Ülkemizde de yürütülen pek çok araştırmada anne-baba ve kardeş, kuzen gibi diğer aile üyelerine otizmli çocuklarına nasıl öğretim sunacakları öğretildiğinde başarıyla öğretim sunabildikleri ve çocuklarına pek çok beceriyi kazandırabildikleri belirlenmiştir.

"Yunus terapisi; çocukları cinci, üfürükçü hocaya götürmekten farksız, çağdışı bir kandırmacadır. Hiçbir bilimsel temeli yoktur."

Ne yazık ki sadece Türkiye’de değil dünyada yunus terapisi adı altında bir olgu geliştirildi. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu terapilerin, özellikle otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğu söyleniyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yunus terapisi; çocukları cinci, üfürükçü hocaya götürmekten farksız, çağdışı bir kandırmacadır. Hiçbir bilimsel temeli yoktur. Hem dünyada hem Türkiye'de bilim adamları tarafından şiddetle karşı çıkılan bir sözde tedavi şeklinin, otistik bulgular üzerinde hiçbir olumlu etkisi bulunmamaktadır.

Üstelik ülkemizde bilimin ışığında gerekli eğitim imkanlarına ulaşamayan otizmli çocukların sorunlarını gündeme taşımak yerine, onları binlerce euro’luk sözde bir tedavi biçimine yönlendirmeyi bir kez daha düşünmemiz gerekiyor.

Yani yunus terapisinin otizmde belgelenmiş, bilimsel bir tedavi yöntemi olmadığını söyleyebiliriz, değil mi?

Son yıllarda yayınlanmış çalışmalar incelenerek yunus terapisinin metodolojik durumuna ilişkin bir güncelleme yapılmıştır. Yapılan çalışmaların metodolojik olarak kusurlu olduğu ve gerek dahili, gerekse yapısal geçerlilik olarak birçok yönden tehlikeler içerdiği keşfedilmiştir.

İlk incelemelerin ardından geçen süre içinde yunus terapisinin geçerli bir tedavi olduğunu veya ruh halinde kısa süreli iyileşmelerden fazlasını yapabildiğini gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştır. Ayrıca terapi adı altında yürütülen bu çalışmaların çocuklar açısından enfeksiyon ve kaza riski taşıdığı da bilinmektedir.

Tüm bu bilgiler ışığında, tutsak edilen yunuslar üzerinden para kazanma girişimlerinin bilim çevreleri tarafından savunulması mümkün değildir.

Bazı ailelere umut ışığı olan bu tip terapi iddialarını ortaya atanlar, aslında bir nevi umut tacirliği yapıyor. Bunların önüne sizce nasıl geçilebilir?

Konuyla ilgili çalışmalar yapan vakıf ve derneklerin ‘Farkındalık’ adı altında çok önemli çalışmaları var. Örneğin biz Tohum Otizm Vakfı olarak bu konuda birçok çalışma yaptık. Çeşitli bilim çevreleriyle birlikte aileleri ve alanda çalışan personeli bilgilendirmek üzere eğitim kiti ve kitapçıklar çıkardık. Bu kitapçıklarda hizmet türleri bilimsel ve henüz bilimselliği kanıtlanmamış eğitim ve terapi yöntemleri hakkında bilgi veriyoruz, oldukça kapsamlı ve güncel kitaplar. Bize telefonla ulaştıkları takdirde Türkiye’nin her yerine bu kitapçıkları kargo ücreti dahi almadan ulaştırıyoruz.

Aileler çok dikkatli olmalılar, sonu ölüme varabilecek bilimsel olamayan tehlikeli tedavi yöntemlerinden uzak durmalılar. Bir tedavi yöntemine karar vermeden önce mutlaka bir uzman veya ilgili bir kuruma danışmalılar. 

O yunuslar gülümsemiyor, size öyle geliyor!

Bugün birçok araştırma, insanlardan sonra en zeki canlının yunuslar olduğunu kanıtlar nitelikte. Sadece zeka değil, bilinç ve farkındalık düzeyleri de onları diğer canlılardan farklı kılıyor. Son yıllarda Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde hızla çoğalan yunus parkları, büyük bir katliamın ortağı oldu. Bu katliamın ardındaki acı gerçekleri ise kimse görmek ve duymak istemedi. Denizlerden yakalanan yunusların birçoğu yakalanma aşamasında ölüyor. Kalanlar ise tankerlerin içinde günlerce süren bir yolculuktan sonra havuzlara kapatılıyor. Her gün sürüler halinde kilometrelerce yüzmesi ve avlanması gereken yunuslar, dört duvar havuzda ölü balık yemek zorunda kalıyor ve ne yazık ki sonar’larını kapatarak kör oluyorlar. Aksi halde yüksek müzik yüzünden deliriyor, intihar ediyor ya da üzüntüden ölüyorlar! Zekaları, intihar eğilimini tetikliyor. Bugün bir yunus parkında gösteri yapmaya zorlanan yunusları, birkaç ay sonra yeniden görmek imkansızdır. Çünkü kısa süre içinde çoğu ölmüş oluyor. Ama bunu anlamak, gösteriye gidenler için elbette çok zor. Çünkü herkes o yunusları aynı yunus sanıyor ve sorsanız, bütün yunuslar gülümsüyor. Lütfen bu cinayete ve kandırmacaya ortak olmayın, çocuklarınızı Boğaz’ın serin sularında yüzen yunuslarla tanıştırın!

Kaynak: Intown Kids

Prof. Yankı Yazgan: Yunus terapisi otizmde belgelenmiş bir tedavi yöntemi değildir

 
"Yunuslarla yüzmek, onlarla birlikte zaman geçirmek, hem değişik sorunları olan çocuklar için hem de herhangi bir sorunu olmayan çocuklar için eğlenceli, keyifli ve zararsız bir aktivite olabilir. Diğer yandan otizmin tedavisinde kullanılan yöntemler arasında yunuslarla birlikte bir aktivite yapmak, bilimsel olarak belgelenmiş bir tedavi yöntemi değildir.
 
'Tedavi' olarak bir şeyi lanse etmenin bazı ölçütleri var. Bu ölçütlere uyan bir yunusla yüzme veya yunuslar zaman geçirme gibi bir terapi yöntemi, en azından bizim takip ettiğimiz Batı tıbbi çerçevesinde yok."
 
Prof. Dr. Yankı Yazgan
Çocuk, Ergen ve Erişkin Psikiyatristi
 
Onlar Aslında Gülümsemiyor belgeselinden alıntıdır (28.08.2014). 
 
 
Prof. Yankı Yazgan hakkında daha ayrıntılı bilgi için web sitesini ziyaret edebilirsiniz. 
 
Prof. Yazgan'ın "Yanlış bile değil: Otizmde marjinal tedavi yaklaşımlarının yeri ve anlamı" başlıklı yazısının tamamını ise bu bağlantıdan okuyabilirsiniz. Bu makalede Yazgan, tanıları kabullenmekte zorlanan ailelerin telafi yöntemlerinden bahsederken yunus terapisine de atıfta bulunarak şöyle der: "Yunusa veya 'hocaya götürmek' gibi uygulamalar da tıp dışı kategoriden mönüye dahil olurlar." 
 
Not: Bulaşıcı hastalıklar ve kaza-ölüm envanteri gibi bilimsel araştırma sonuçları ise bu bağlantıda
 
 
 
10
 
10

Tutsak Setaseler: Etiğin Ardındaki Bilim - Dr. Naomi A. Rose

18. Yıllık Avrupa Setase Topluluğu Konferansı’nda sunulmuştur.

Kolmården, İsveç

29 Mart 2004

Dr. Naomi A. Rose

Deniz Memelisi Uzmanı

The Humane Society of the United States

Giriş:

Esaret altındaki memelilere dair yürütülen tartışmaların çoğunda, bu konunun bilimden çok etik ve inanç meselesi olduğu savunulur ya da koruma uygulamalarından çok münferit hayvan refahıyla ilgili olduğu düşünülür (Reeves and Mead 1999; Reynolds et al. 2000). Ancak ilk bakışta esaret karşıtı tutumu destekleyen bilimsel kanıtlar da vardır.  Meslektaş incelemesinden geçmiş çalışmalar (örn., Small and DeMaster 1995a, 1995b; Clubb and Mason 2003), doğadan yakalanma ve esaret altında tutulma süreçlerinin setaseler (yunus, balina, porpoise) için her şekilde stresli olduğunu gösteriyor. Bu bilimsel çalışmalar, en iyimser görüşle nihai olmamakla birlikte, gösteri sektöründekiler ve bazı bilim insanları tarafından göz ardı ediliyor, değer verilmiyor ve yanlış aktarılıyor. Ancak yine aynı çevreler tarafından sunulan tumturaklı iddiaları destekleyen bilimsel kanıtların olmadığı da görülüyor.

(...)

* Çok az miktarda setase esaret atındayken üremeyi başarabilmiş ve bunlardan çok daha azı ikinci nesilden sonra doğum yapabilmiş (bkz: US National Marine Fisheries Service Marine Mammal Inventory Reports). Bölgesel düzeyde (örn. ABD'de.), yalnızca bir veya iki tutsak tür esaret altında çiftleşme yoluyla populasyonlarını sürdürmeyi başarmış. ANcak küresel düzeyde hiçbir setase bunda başarılı olamamış. Sonuç olarak, bugün dünya çapındaki gösteri merkezlerinde tutulan setaselerin çoğu doğadan yakalanmış durumda.

* Yabani setaselerin doğadan yakalanması, yöntemi ne olursa olsun, hayvanlar için inkar edilemeyeck şekilde stres yaratan bir durumdur (NOAA Fisheries 2002; Curry 1999) ve yakalandıktan sonraki bir ay içinde hayvanlar için ölüm riski altı kat fazladır (Small and DeMaster 1995b).

* Small and DeMaster (1995a) ve Woodley et al. (1997) tarafından yapılan iki araştırma da esaret altındaki yunusların hayatta kalma oranlarının doğadakilerin altında kaldığını göstermiş (istatistiksel düzeyde ciddi fark olmasa da) ve tutsak yunusların doğadakilere oranla "daha çok" hayatta kaldıklarına dair de herhangi bir kanıt sunmamış.

* Yunusların esaret altında yaşadıkları stres, bağışıklık sistemini baskı altına alıyor (immunosuppression) ve hayvanları hastalıklara, enfeksiyonlara açık hale getiriyor (St. Aubin and Dierauf 2001).

* Yunus gösteri merkezlerinin "eğitime dair faydaları" yalnızca anekdotlara dayanmaktadır ve sistematik bir sosyolojik analizle desteklenmemektedir (Reeves and Mead 1999; Reynolds et al. 2000).

* Esaret altındaki memeliler üzerine yürütülen tartışmaların daha çok etik değerler üzerine ve inanç merkezli sürdürüldüğü bir gerçek. Ancak, gösteri sektöründekilerin ve bazı bilim insanlarının iddia etttiği gibi, bu tartışmalarda bilimin hiçbir rolü olmadığı doğru değil.

* Kanıt üstünlüğü; esareti ve buna bağlı uygulamaları, hem etik, hem de bilimsel düzeyde gayri meşru kılmaktadır.

Çeviri: Öykü Yağcı/Yunuslara Özgürlük Platformu

Not: Sunumun giriş bölümü ve en belirgin noktaları Türkçe'ye çevrilmiştir. Bu nedenle devamını orijinalinden okumak için lütfen kaynak aldığımız Humane Society'ye yönlendiren bu bağlantıyı tıklayın.  WSPA ve Humane Society imzalı, Naomi A. Rose, E.C.M. Parsons ve Richard Farinato'nun 81 sayfalık 2009 tarihli daha güncel ve kapsamlı bilimsel çalışmasını orijinalinden okumak için lütfen bu bağlantıyı tıklayın.

Tutsak Yunusların Rehabilitasyonuna Yönelik Protokol - Ric O'Barry (+EN)

ESARET ALTINDAKİ AFALİNA TÜRÜ YUNUSLARIN (Tursiops truncatus) 

REHABİLİTASYONU VE SALINMASINA YÖNELİK PROTOKOL  

Richard O'Barry, Deniz Memelisi Uzmanı, Earth Island Institute. 

Esaret altındaki yunusların rehabilitasyonu ve salınmasına yönelik genel kriterler var. Ancak bunlar, büsbütün bir rehber veya yemek kitabı niteliğinde değildir. Bu mümkün değil çünkü esaret altındaki her yunus kendine özgüdür, ayrı bir tarife ihtiyaç vardır.

Yunuslar, esarete farklı tepkiler verir. Bazıları, diğerlerine oranla daha fazla zarar görmüştür. Bugüne kadar, denizle yeniden buluştuğunda, kim olduğunu ve esaretten önce ne olduğunu çok kısa zamanda hatırlayan birçok yunusla çalıştım. Diğerlerinin daha fazla yardıma, daha fazla zamanı ihtiyacı vardı. Bu nedenle işimin büyük bölümü sabır. Bunun için tek yapmam gereken, geride durup sakin kafayla ve acele etmeden yunusu gözlemek. Böylece, doğal ortamlarında, özgür birer avcı olarak kimliklerini yeniden en iyi şekilde nasıl kazandırabileceğim konusunda yunuslara fırsat tanımış olurum.

Her yunus, binlerce farklı açıdan birbirinden ayrıldığı için, bir tanesini bile doğal yaşam ortamına yeniden döndürmek, bilimden çok sanata dönüşüyor.

GENEL BAKIŞ

Geçtiğimiz 28 yıl içinde, 24'ten fazla yunusun rehabilitasyon ve doğaya salınma sürecinde yer aldım.

Bu, her tutsak yunusun doğal ortamlarına dönebileceği veya dönmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak her tutsak yunus, daha doğal bir yaşam ortamına, örneğin doğal bir deniz lagününe yeniden adapte edilebilir. Bu aşama, yunusu, denizin doğal ritmine, dalgalara, akıntılara ve canlı balıkların etkisine açık hale getirir. Bunların hepsi, yunus için bir terapi gibidir ve yunusun yaşam kalitesini artırır. Yunusu, doğal deniz ortamıyla yeniden buluşturmak, rehabilitasyon sürecinin en önemli parçalarından biridir. Bu noktadan sonra yunus, diğer birçok faktöre bağlı olarak, doğaya yeniden salınmak için aday olabilir.

1. Sağlık ve fiziksel durumu 

2. Sonar kullanımı 

3. Canlı balık yakalama yetisi 

4. Predatörlere karşı kendini savunma yetileri

"Doğada" dünyaya gelmiş birçok tutsak yunus, yeniden doğaya salınmaya adaydır. Ancak hepsi değil. Bazı yunuslar, yüksek oranda insan etkisine maruz kalmış, bu nedenle de, bir zamanlar yuvaları olan denizlere dönmek için gerekli yetileri unutmuş veya kaybetmiş olurlar. Yetişme ortamı, davranışları da belirler. Esaret, hayatlarındaki en can alıcı özelliği kaybetmelerine neden olur. İnsan olsalardı, buna "ruh" derdik. Bu tür yunuslar için artık çok geçtir.

Örneğin, birkaç yıl önce, Bahamalar'da Nassau'da, uzun yıllar esaret altında kalmış ve delirmiş bir yunusla çalışma fırsatı buldum. Ona "Big Boy - Koca Oğlan" adını vermişlerdi ve zamanının çoğunu, kafasını deniz kafesinin tahta giriş kapısına vurarak geçiriyordu. Tahta kapının yan tarafında korunaklı olduğu bir alan vardı; yüzlerce insan bu bölmede onu hayranlıkla izliyordu. İstediği her türlü yemekle besleniyor, kendi dünyasında bir kral gibi görünüyordu. Kapının diğer tarafıysa, kendi doğal yaşam ortamı olan denizdi. Bir gün onu, başını kapıya vururken gördüğümde, onu yeniden doğaya kazandırmamızın mümkün olup olmadığını düşündüm.

Onu öylece özgür bıraksak ne olurdu?

Miami Deniz Akvaryumu'ndaki eski günlerimde, artık bir yunusa ihtiyacımız olmadığında, onu bir ağ-askıya alır, sedyeyle taşır ve öylece Biscayne Körfezi'ne atardık. Esaret endüstrisinde buna "At ve Kaç" denir. Bu, örneğin Pedro'nun başına geldi. Pedro, artık başa çıkmakta çok güçlük çektiğimiz, büyük, erkek bir yunustu ve Miami sularında başına neler geldi, hiçbir zaman öğrenemedik.

Ama Koca Oğlan da sorunlu bir yunustu. Esaret onu, ruhsal sakatlığa sürüklemişti. Bu yunusu yeniden doğaya kazandırabilirsek, her yunusta başarılı olabileceğimizi düşündüm. Ancak onu izledikçe, aslında bunun için ne kadar geç kaldığımızı farkettim. Yaşadıkları ona yetmişti. Kötü davranıldığını ima etmiyorum. Hatta kimsenin ona bizzat kötü davrandığını görmedim. Tam tersine bile şahit oldum. Gördüğüm, aşırı bir "sevgi"ydi. Herkes onunla zaman geçirmek, ona dokunmak ve onunla konuşmak istiyordu. Kısaca herkes ona "yardım etmek" istiyordu ama nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı. Sonrasında, her geçen gün, yüzünde her zamanki gülümsemesiyle ama içindeki büyük öfkeyle, o koca yunus yeniden özgür olmak istermişcesine başını kapıya vurmaya devam etti. O kadar stres altındaydı ki, uzlaşılmaz, tahmin edilemez, şüpheci ve tehlikeli bir yunus halini almıştı. Kızgınlığı o kadar büyüktü ki, ona asla ulaşamayacağımı anlamıştım.

Bu hale nasıl gelmişti? İnsan müdahalesi ve stres yüzünden. Bu, esaret altındaki birçok yunusun ölümünde büyük rol oynar. Stres, yeterince geniş alan olmamasından, bir sürü insana maruz kalmaktan ve uzun süre aptalı oynamaktan kaynaklanır. Aynı zamanda yapay bir dünyada yaşama zorunluluğunun sonucudur; okyanus dalgalarının, tatlarının ve seslerinin olmadığı, yaşamak için bir nedenin olmadığı bir dünyada yaşamak zorunda olmanın bir sonucudur. Yunusları evcil hayvana dönüştürüp onlarla arkadaşlık kurmaya çalıştığımızda, bu hiçbir zaman işe yaramaz. Bu süreçte bu gerçeği görmek zordur çünkü yunus, evcilleşmeyi ister gibidir. Yüzünde hep bir gülümseme vardır ve gülücükler atar. Okşanmak ve oyun oynamak ister. Tıpkı evcil bir hayvan gibi... Ama bu başlı başına bir yanılgıdır. Yunuslar her daim yabanidir; doğada önemli bir rol oynamak için doğada varolmuştur. Eğlence adına ufak havuzlarda aptal oyunlar oynamak için değil...

İstisnai durumlar tabii ki vardır: Esaret altında dünyaya gelmiş yunuslar... Onların "yeniden doğaya döndürülmesi" mümkün değildir. Çünkü doğal yaşam ortamları hiçbir zaman olmamıştır. "Batarya yunuslar" denen bu yunuslardan bazıları, daha önce, gerçek bir yunus gibi davranması için eğitilmişlerdir ve ancak bu şekilde doğaya salınmıştır. Ancak tüm bu süreç, zamana yayılmış dikkatli gözlemlere dayanırken, her yunusu ayrı bir vaka olarak değerlendirmemiz gerekiyor.

DOĞADAKİ YUNUSLARI TANIMA

Tutsak bir yunusu rehabilite etmenin ve doğaya salmanın en önemli noktası, yunusların doğal yaşam ortamlarında nasıl olduğunu bilmektir. Bunu bilirseniz, yunusun, esaret altındaki öğrenilmiş davranışlarını da tespit ederseniz.

Bunlardan bazıları nedir? Bir yunus gösterisini beş dakika izlemeniz yeterlidir ve gerçekten de bu davranışların hepsini görürsünüz. Eğitmen, elinde bir kova dolusu ölü balıkla geldiğinde, yunus heyecanlanır ve daireler çizerek yüzmeye başlar. Heyecan içinde zıplar, suya iner ve sırt üstü yatar; kuyruğunu palet gibi çırpar ve göğüs yüzgeçlerini de el çırpar gibi birbirine vurur. Eğitmen, balık almak için eğildiğinde, yunus ona doğru yüzer ve yemek için yalvarır; tiz sesler çıkararak başını yukarı aşağı sallar. Yüzlerce insanın onu izliyor olması onu ürkütmez bile.

Tüm bunlar, öğrenilmiş davranışlardır. Yabani bir yunus asla bu davranışları göstermez çünkü yersiz olur ve ortada bir gerekçe yoktur. Ancak tutsak bir yunusun yeniden doğaya adaptasyon sürecinde, öğrenilmiş bu davranışlar önemli hale gelir; hatta tek tek not edilmelidir. Yeniden doğal yaşam ortamında yaşamaya hazırlanan bir yunusun, bu süreçte hangi davranışlardan tek tek vazgeçtiğini takip edebilmek için...

YOK OLAN DAVRANIŞ

Esaret altında öğrenilmiş davranışların "yok olması", ateşi söndürmek gibidir. Aslında artık, yunusa, bu davranışlar için rüşvet vermediğimiz anlamına gelir. Bu davranışları en başında öğrenmesinin tek nedeni, ona bunları yapması için rüşvet vermemizdir. Yunusun beslenme noktasına gidip de tiz seslerle başını yukarı aşağı oynatmasını, ona her seferinde bir balık atarak biz öğretmiş oluruz.  Ancak bu şekilde bir yunusun davranışlarını pekiştirebilirsiniz. Bu nedenle, bu davranışı bırakmasını istersek, ona rüşvet vermekten vazgeçmeliyiz. Çok kısa bir süre içinde bu hareketleri artık yapmayacaktır çünkü artık ona rüşvet vermiyoruzdur. Bu davranış artık, hem burada, hem de bundan sonra yaşamasını istediğimiz dünyada yersiz kaçacaktır. Evet, bir kez daha, yetişme ortamı, davranışları da belirler. Aynı zamanda, doğada hayatta kalma becerisini artıran davranış pekiştirilir ve yunus, zaman içinde, doğal yaşam ortamına dönmeye hazır hale gelir.

Bir yunus rehabilitasyon ekibi oluşturduğumda, onlara, en temel işimizin o yunusu "güçlendirmek" olduğunu söylerim. Bir yunus yakalandığında ise, onun gücünü kaybettiğini, artık bir mahkum olduğunu söylerim. Ona gücünü geri vermemiz gerektiğini açıklarım ve yunusun hakettiği yere yeniden dönmesi için, önemli üç noktayı unutmamaları gerektiğini vurgularım:

1. * Hiçbir şey bilmediğinizi varsayın 

2. Düzenli gözlemleri sürdürün 

3. Gözle görülür noktaları da değerlendirin

Bunlar, incelikle ve uygulaması zor talimatlar. Özellikle de birincisi ve özellikle de yunus eğitmenleri için. Eğitmenlerin, bu işe başlamadan önce, öncelikle kendi öğrenilmiş davranışlarından sıyrılmaları gerekir. Onlar için de zordur çünkü yunuslarla olan tek deneyimleri, onları gösterilere çıkarmak olmuştur. Bu kez eğitmenler için bu, "yeniden adaptasyon gösterisi"dir. Bu sürecin parçası olmak isterler ve sonunda da alkış bekler gibidirler. Biz, bir yunusu doğal yaşam ortamına hazırlarken bunun tam tersini yaparız. Şov yapmayız. Ne kadar az şov yaparsak, sonucu da o kadar iyi olur.

Düzenli gözlem aşamasının herhangi bir kestirmesi yoktur. Bu bir araştırma süreci değil, tekniktir. O kişinin yunuslarla birlikte yemek yemesi, onlarla uyuması ve sürekli onlarla olması gerekir. Biz buna "yunus döngüsü" deriz. Bunu nasıl öğrenirsiniz? Yalnızca okuyarak değil, bizzat deneyimleyerek öğrenebilirsiniz.

Bilim ya da sanat gibi diğer birçok konuda olduğu gibi, nasıl yapılacağını bilen birinden öğrenirsiniz. Ancak o zaman onlarla uyumlu olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Bunu hissedersiniz. Kilo alıp verdiklerinde farkedersiniz. Söylediğimiz şeylerin yunusların başına geldiğini değil, yunuslara ne olduğunu tam olarak görebilmeliyiz. Bu, birçok insan için kolay değildir.

Zen egzersizlerinde olduğu gibi sözel olmayan bir süreçtir bu. Kendimizi kaybederiz ve yunusla bir oluruz. Ben bu sürece girdiğimde, yunusların hemen yanı başında bir çadır kurarım ve o manzaranın bir parçası olduğumu hissederim; tıpkı bir ağaç, suda yüzen bir yaprak ya da kısa bir misafir olup giden balıkçıl gibi... Yunusların öğrenilmiş davranışlarına karşılık vermediğimde, sonunda bu davranışlarından vazgeçerler. Yaptığım her şeyi sözsüz bir şekilde yaparım. Tek istisna, arada bir verdiğim raporlar ve talimatlardır. Yunuslarla sessiz bir yaşam, onları anlamamız ve onlara kendi kimliklerini hatırlatmada yardımcı olmamız için gerekli anlayışı kazandırır. Biz, bu yunusları tanıdığımızı zannederiz; isimlerini, nereden geldiklerini, ne yediklerini ve kaç kilo olduklarını bildiğimiz için...  Ama bunların hiçbiri, onların aslında kim olduklarını anlatmaz bize. Onları bu seviyede tanıyabilmek için, sözcüklerin ve tanımların ötesine geçmemiz gerekir.

Tüm bunlar, bildiğimiz tüm yanlış sözcükleri ve teorileri ortadan kaldırmak için gerekli. Daha önceki düşüncelerimizden sıyrılıp teorileri bir kenara attığımızda ve onların yerine aralıksız gözlemlerimiz sonucu edindiğimiz ve emin olduğumuz bilgileri getirdiğimizde, yunusların gerçekte kim olduklarını görebilir ve doğada yaşama şanslarını değerlendirebiliriz.

Bir adım atmadan önce, "Geri Bırakma Sistemi"nin olduğu gibi uygulanması gerek.  Geri Bırakma Sistemi üç adımdan oluşur: 1. Doğru insanlar 2. Yeniden adaptasyon ve geri bırakma süreci 3. Geri bırakma sonrası takip aşaması.

DOĞRU İNSANLAR

Rehabilitasyon ve Geri Bırakma Direktörü, yunusları hem esaret altında, hem de doğal yaşam ortamlarında bilen, kabul görmüş bir otorite olmalıdır. Otorite olmalıdır çünkü işin büyük bölümünü, yerel ve ulusal mercilerle, medya aracılığıyla kamuoyuyla irtibat oluşturur.  Aynı zamanda bu kişinin deniz memelilerinin bakımı, beslenmesi ve tutsak bir yunusun taşınmasıyla ilgili pratik deneyimi olmalıdır.

Proje Müdürü, çalışanları, kayıt tutma sürecini ve projenin belgelenmesi gibi günlük işleri takip eder, gerekli izinlerin alınmasıyla da ilgilenir. Aynı zamanda uygun bir doğaya geri bırakma alanının belirlenmesinden ve bu alanda yaşayan yunusların popülasyon çalışmasının organize edilmesinden de sorumludur.

Gönüllüler, popülasyon çalışmalarında ekibe yardım eder ve geri bırakma sonrası süreci takip eder. Yunuslar için canlı balıkların toplanmasından yine onlar sorumludur.

Deniz memelileri üzerine uzmanlaşmış kayıtlı bir veteriner, yunusların sağlığını ve zindeliğini değerlendirmelidir, taşınma sırasında görev yapmalı ve acil durumlarda ulaşılabilir olmalıdır.

REHABİLİTASYON & GERİ BIRAKMA

Yunusları tam da yakalandıkları bölgeye bırakmak gerekli midir? Aslında istenen budur ama her zaman gerekli değildir. Örneğin, erkek bir yunus genç yaşta aile sürüsünden koparıldıysa, uzun yıllar sonra bu sürüye kolaylıkla katılabilmesi beklenemez. Aynı yunus yakalanmamış olsa bile, çok büyük ihtimalle ilk sürüsüyle beraber olmayacaktır çünkü erkek yunuslar olgunluğa eriştiğinde yeni bir sürüye katılır veya kendi sürülerini oluştururlar. Bu sürülerde çoğu zaman dişiler ve yavrular vardır ya da dişi ve erkek yunuslar bir aradadır. Bazen tek başına kalmış yunuslar da görürüz. Bunlar, ya yalnız olmayı tercih etmişlerdir ya da sürüleri tarafından sürgün edilmişlerdir.

Bu nedenle yunusların mutlaka yakalandıkları yere bırakılması gerektiğini düşünmek yanlıştır. Hatta onların yokluğunda, yakalandıkları sular kirlenmiş veya zehirlenmişse veya her zaman yedikleri balığın popülasyonu azalmışsa, onları yeniden oraya bırakmak istemeyiz. Literatüre baktığımızda, yunusların tam da yakalandıkları yere bırakılmasını destekleyecek, deneye dayalı herhangi bir bilimsel veriye rastlanmamıştır.

Bırakıldıkları yer yakalandıkları yere benzediği takdirde, yani dalgalar, akıntılar, suyun sıcaklığı, besin stokları ve potansiyel predatörler öncekine benziyorsa, yunuslar yeni evlerine kolaylıkla uyum sağlayabilirler.

Ekibimiz, bu tür durumlarda, yunusların avlanma ve yeme pratiği yapmaları için yeterli miktarda yerli balık türlerinin yakalanmasını sağlar. Bölgenin su kalitesi ölçümleri de yapılır ve elde hazır tutulur.

BESLENME

Esaret altındaki yunusların rehabilitasyonu sırasında en önemli noktalardan biri de, uygun bir beslenme rejiminin uygulanmasıdır. Asıl hedef, besin bulmaları için yeterli vücut ağırlığını edinmelerini ve yalnızca canlı balıkla beslenmelerini sağlamaktır. Bu kademeli süreç, dört temel aşamayla açıklanabilir:

1. Yunusları, başları suyun altındayken beslenmelerine teşvik etmek.

2. Beslenme zamanlarını ve noktalarını değiştirme yoluyla yemek veren kişiyle etkileşimi ortadan kaldırmak.

3. Yunusların yalnızca canlı balık yemelerini sağlamak.

4. Ve sonunda yunusları, besin bulma sürecinde fırsatları değerlendiren avcılara dönüştürmek.

Birinci aşamada, tüm aktiviteler aynı beslenme noktasında yapılır. Yunusların başları yalnızca suyun altındayken, hem canlı, hem de ölü balıkla beslenirler.  Onları ölü balıkla beslemeye devam ederiz ama canlı balıkları kısa mesafelerden rastgele suya atarak, onlara alışmalarını sağlarız. Kademeli olarak aradaki mesafeyi açarız ve başları suyun üstündeyken beslenme alışkanlıklarından vazgeçiririz.

İkinci aşamada, yine canlı ve ölü balıkların verildiği beslenme noktalarını ve zamanlarını değiştirerek, kademeli olarak yunusların alıştığı beslenme düzenini kırmaya çalışırız. Bu aşamaya kadar, yunusların bizi görmesini engellemek için beslenme aktivitelerini perde arkasından yaparız. Yunusların, besinleri, yemek veren kişiyle özdeşleştirmesini istemeyiz.

Yunusların, balıkları çitlerden kaçmadan yakalayabilmeleri için, canlı balıkları her seferinde kafesin ortasına atmaya çalışırız.

Bazı durumlarda, özellikle de ilk aşamalarda, yunusların yakalama şansını artırmak için, canlı balıkları yavaşlatmak amacıyla buzlu suya sokup çıkarmak da gerekebilir.

Bu süreçte beslenme daha belirsiz ve rastlantısal hale gelir. Artık, sabah ve akşam saatlerinde bile, canlı balıkları perde arkasından atarız. Suyun içinde, yunusların özellikle de canlı balıkları sonarlarıyla bulma başarısını gözlemleyebildiğimiz hidroforlarımız vardır. Böylece, gündüz saatlerindeki başarılı yakalama ses kayıtlarını, akşam saatlerindeki beslenmelerle karşılaştırabiliriz.

Beslenme seanslarının sayısını artırırken, her seferinde verilen balık sayısını azaltırız. Farklı noktalardan yapılan kısa ve hızlı beslenme seanslarıyla, yunusların, yemek veren kişiyi aramasına engel oluruz.

Üçüncü aşamada ise, yalnızca canlı balıkla beslenmesini sağlarız. Ancak bunun için, yeterli miktarda canlı balığın temin edildiğinden emin olmalıyız. Bu noktada, geri bırakma alanına özgü yerli balık kaynaklarına ihtiyacımız vardır. Balıkların besin değerlerini inceleriz ve yunusların tüm rejimini değerlendirerek canlı balık yakalamak için gereken enerjiyi almalarını sağlarız.

Yunusları farklı noktalardan, farklı zamanlarda beslemeye devam ederken, canlı balık miktarını artırırız. Canlı balık yemeye alışan yunusları, 10-15 bireylik sürülerle karşılaştırırız ve alanda bir balık sürüsü oluştururuz. Ortama gerçekçilik ekleyerek, yunusları, yakalayacakları avı seçmeleri konusunda cesaretlendiririz.

Son olarak, dördüncü aşamada, insan faktörünü ortadan kaldırarak, yunusların tek başlarına besin bulmalarını sağlarız. Kafesin içine sürekli olarak canlı balık bırakırız ve yunusların besin tüketim oranlarını takip ederiz. Son aşamada, tekir gibi yerli balık türlerinin diyetlerinde önemli rol almasına özen gösteririz. Yunuslar, kafesten çıkmaya hazır olduklarında, onların beden dilini okuyanlara bunu açıkça belli edeceklerdir.

GERİ BIRAKMA SONRASI TAKİP

Yunuslar, görsel kimlik tespitini kolaylaştırmak için yeniden adaptasyon sürecinde soğuk damgayla etiketlenir. Radyo vericileriyle takibin fazlasıyla müdahaleci bir yöntem olması ve ileride oluşabilecek enfeksiyonlara ortam oluşturması nedeniyle, radyo telemetri cihazlarının yeterince güvenilir olmadığı kanıtlandı.

Bir yunusu doğaya geri bıraktığınızda, her şeyin olabildiğince doğal olmasını istersiniz.  Başından beri, balıkçılardan ve vapur operatörlerinden oluşan, birebir denizde yaşayan bir ekip kurarız. Onlarla yüzyüze tek tek konuşuruz ve her aşamada ne yaptığımızı detaylarıyla anlatırız; özellikle de sırt yüzgecine yerleştireceğimiz soğuk damga etiketini...  Balıkçılar ve vapur operatörleri, yunusun esaret altındaki dünyasına ait değillerdir; onlar denizin birer parçasıdır. Balıkçılara ne yaptığınızı anlatırsanız, onun bir parçası olurlar. Herhangi bir oluşuma katılır gibi olmaz bu çünkü zaten denizin parçasıdırlar. Kendi çocuklarını bildikleri gibi, her gün gördükleri yunusları da bilirler. Tutsak yunusu denize geri bıraktıktan sonra, onu yüzerken görmeleri halinde bize bildirirler ve biz de bu gözlemin kaydını tutarız: Gözlemi kimin yaptığını, yunusu nerede, ne zaman, hangi yönde ilerlerken gördüğünün ve yanında arkadaşları olup olmadığının, varsa kaç tane olduğunun bilgisini alırız. Çoğu zaman sıradışı bir davranışın olup olmadığıyla ilgileniriz.

Örneğin, yunusun yemek dilenmesi, bir başarısızlık olarak algılanmamalıdır. Bu, insanları ondan uzak tutmaya devam etmemiz gerektiğini gösterir. Yunusun doğaya ilk kez bırakıldığı an çok kritik bir andır çünkü yunus, bir adaptasyon sürecinden geçer. Bir öğünü kaçırdığı bile olabilir. O zamana kadar ona ihtiyacı olan her türlü besini verdiğimiz için kilosu yerinde ve biraz da arsızdır. Ama şimdi kendi kendini beslemesi gerekecektir. Yunus için en önemli adaptasyon budur. Biz de bunun için aradan çekilmeli ve bunu başarmasını sağlamalıyız.

Tüm rehabilitasyonun ve geri bırakma sürecinin özü budur: Bu kritik anın başarıyla gerçekleşmesini sağlamak. İlk başlarda, her gün yunusun nerede olduğuyla ilgili bildirimler alırız. Bazen ardarda raporlar gelir. Bunu bir çizelgeye oturturuz ve hareketlerini takip ederiz. Bir gün çizelgenin bir tarafındayken, diğer gün öbür tarafa geçmiştir. Ama orada bir düzen görürüz. Bu da, yunusun kendi ayakları üzerinde durmaya başladığının göstergesidir. Ve bir süre sonra, onu yalnız bıraktığımızda, kendine yeni bir yuva/alan aralığı belirleyecek ve doğal yaşam ortamında yaşamaya başlayacaktır.

* "Hiçbir şey bilmediğinizi varsayın" derken şunu kastediyorum: Özgürlüğe aday bir yunusun başarıyla geri bırakılıp bırakılmayacağına dair önyargılarınızdan kurtulun. Başka bir deyişle, açık görüşlü olun. 

Kaynak/Source: Orca Network, Aralık 2011

Çeviri: Öykü Yağcı/Yunuslara Özgürlük Platformu 

Türkiye Denizleri’nde yaşayan muturlar (Phocoena phocoena) hakkında genetik bir ön çalışma (+ EN)

Arda M. Tonay (1,2), Ayhan Dede (1,2), Öncü Maracı (3), Raşit Bilgin (3) *

1 Su Ürünleri Fakültesi, İstanbul Üniversitesi, 34470, İstanbul, Türkiye

2 Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), 34820, Beykoz, İstanbul, Türkiye

3 Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü, Boğaziçi Üniversitesi, 34342, Bebek, İstanbul, Türkiye

* Yazışmadan sorumlu yazar: rasit.bilgin@boun.edu.tr

Özet

Karadeniz, Marmara Denizi ve Ege Denizi’nden üç tane muturun (Phocoena phocoena) mitokondrial DNA analizi, üç farklı haplotipe tekabül eden üç polimorfik bölgenin varlığını gösterdi. Önceki bulgularla örtüşen bir şekilde, bu çalışmada elde edilen haplotiplerin hiçbiri Atlantik’ten olanlarla gruplaşmadı. Karadeniz ve Ege haplotiplerinin daha önceden Ukrayna’nın Karadeniz kıyısında kaydedilmiş olanlarla aynı olması, Karadeniz’deki muturların Ege’ye İstanbul ve Çanakkale Boğaları üzerinden geçtikleri fikrini desteklemektedir. Marmara Denizi’nden olan üçüncü örnekte de, daha önceki bir çalışmada yine aynı denizde üç bireyde tespit edilmiş olan benzersiz haplotip bulunmuştur. Bu yapı Marmara Denizi’nde izole bir popülasyon olabileceği fikrini desteklemektedir. Bu çalışmanın muturlarda Kuzey Ege’nin Türkiye kıyısından bir örneğin genetik analizinin yapıldığı ilk çalışma olması da kayda değerdir.

 

A preliminary genetic study on the harbour porpoise (Phocoena phocoena) in the Turkish Seas

Arda M. Tonay (1,2), Ayhan Dede (1,2), Öncü Maracı (3), Raşit Bilgin (3) *

1 Faculty of Fisheries, Istanbul University, 34470, Istanbul, Turkey

2 Turkish Marine Research Foundation (TUDAV), 34820, Beykoz, Istanbul, Turkey

3 Institute of Environment Sciences, Boğaziçi University, 34342, Bebek, Istanbul, Turkey

*Corresponding author: rasit.bilgin@boun.edu.tr

Abstract

Mitochondrial DNA sequences of three individuals of the harbour porpoise (Phocoena phocoena) sampled in the Black Sea, Marmara Sea and Aegean Sea, revealed three polymorphic sites, resulting in three different haplotypes. None of the haplotypes obtained in this study clustered with those in the Atlantic populations, consistent with previous findings. The Black Sea and the Aegean haplotypes sequenced in this study had been previously detected from the Ukraine coast of the Black Sea, supporting the idea that harbour porpoises from the Black Sea dispersed into the northern Aegean through the Istanbul and Çanakkale Straits. The third sample from the Marmara Sea had the same unique haplotype as the one found in three individuals from the same sea in an earlier study. This structuring supports the possibility of an isolated population in the Marmara Sea. It should also be noted that this is the first genetic study of the harbour porpoise, in which a sample from the Turkish coast of the Northern Aegean Sea was studied.

Makalelinin tamamına ulaşmak için tıklayın.

Türkiye denizlerindeki anormal beyaz muturlar

Türkiye denizlerindeki anormal beyaz muturlara (Phocoena phocoena) dair ilk kayıtların küresel bakışla değerlendirilmesi

Arda M. Tonaya,b,, Sabri Bilginc, Ayhan Dedea,b, Aylin Akkayab,d, Tuncay Yesilçiçekc, Özay Kösec, Yusuf Ceylanc

aİstanbul Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi, Ordu Cad. No. 200, Laleli 34130, İstanbul, Türkiye

bTürk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), Posta Kutusu 10, Beykoz 34820, İstanbul, Türkiye

cRecep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi, Rize 53100, Türkiye

dİstanbul Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Deniz Biyolojisi Programı, Bozdoğankemeri Cad. Vezneciler Hamamı Sokağı No. 8, Vezneciler, İstanbul, Türkiye

Özet

Türkiye denizlerinde üç adet anormal beyaz mutur (Phocoena phocoena) rapor edilmiştir. Biri, 19 Haziran 2011 tarihinde Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyısında dip uzatma ağlarına tesadüfi olarak yakalanmıştır. Diğeri, 2012 yılının Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul Boğazı'nda dört kez canlı olarak gözlenmiştir. Üçüncüsü ise, 7 Temmuz 2012 tarihinde canlı olarak karaya vurmuştur. Dünya çapındaki anormal beyaz muturlarla ilgili yayınlanan ve yayınlanmayan kayıtlar incelenmiş ve dünyanın diğer denizlerinde Karadeniz, Kuzey Denizi, Baltık Denizi, Kuzey Atlantik ve Kuzeydoğu Pasifik Okyanusu olmak üzere toplam 34 kayıt bulunmuştur. Bu kayıtlarda üç farklı renklenme (pigmentlenme) tipi belirlenmiş, derginin web sitesinde 9 ek materyal olarak sunulmuştur.

Fertl et al. (1999, 2004) ile Hain ve Leatherwood (1982)'un da dahil olduğu, anormal beyaz yunuslarla ilgili eldeki tüm raporları derlediğimiz liste; STK'lar, araştırma ekipleri ve araştırmacılarla yapılan kişisel yazışmalar ile yayınlanmayan kayıtların incelenmesi sonucunda elde edilmiştir. Kuzeybatı Pasifik Okyanusu dışında (Tablo. 1, Şekil 4) Karadeniz, Kuzey Denizi, Baltık Denizi, Kuzey Atlantik Okyanusu ve Kuzeydoğu Pasifik Okyanusu gibi türün dağılım gösterdiği bölgelerden, toplamda 16 yayınlanan, 18 yayınlanmayan kayıt incelenmiştir. Bu gözlemlerin bazıları, gözlem tarihleri ve birbirine yakın olan gözlem noktalarından ötürü, Manş Denizi, St. Lawrence Körfezi, Danimarka ve Alman denizlerinde olduğu gibi aynı bireylere ait olabilir. Bugüne kadar hiçbir anormal beyaz renklenme kaydına rastlanmayan Kuzeybatı Pasifik Okyanusu'ndaki muturlar dışında, deri renklenmesindeki bozukluklar muturlarda çok ender görülür. Ancak hepsi ortak özelliklere sahiptir.

Eldeki veriler incelendiğinde, genel olarak üç farklı renklenme tipinin olduğu ortaya çıkıyor: a) Vücut tamamen beyaz olmakla birlikte extremitelerde veya bazı bölgelerde noktalanmalar b) Beyaz/gri veya sarımsı vücutta siyah sırt yüzgeci ; c) Vücut rengi genellikle normal olmakla birlikte bazı bölgelerde beyazlıklar . (a) tipi, bir çeşit renk kaybı olarak bilinen "leucism"dir (gözler kırmızı değil, normal renkte). Fakat bu renklenme tipi, aynı zamanda, akromelanizm olabilir. Bu durumda, bazı renk pigmentleri, Kuzey Yarımküre'nin alt kutup bölgelerindeki denizlerde ve soğuk sularda yaşayan muturların vücutlarındaki en düşük sıcaklıktaki bölgelerinde korunur. Bu mutasyon, albinizmle alleliktir (Van Grouw, 2006). (b) tipi de bir çeşit "leucism"dir. Ancak vücut rengi yine seyrelmiş veya kahverengiye dönmüş olabilir. Bu renklenme tipine sahip bazı bireyler, Pasifik Okyanusu'nda bulunduğu bilinen (Baird et al., 1998) Phocoenoides dalli (Dall's Porpoise) meleziyle karıştırılabilir. (c) tipi ise, yine bir çeşit "leucism"dir. Ancak bu makalede betimlenen örnek de dahil olmak üzere bu dört örneğin piebaldizm olma ihtimali yüksektir. Bu durumda renklenme, tıpkı Karadeniz, Baltık Denizi ve Maine Körfesi'ndeki iki bireyde olduğu gibi, vücudun yalnızca bazı bölgelerinde eksiktir. Bizim bulduğumuz piebaldistik birey, muturlarda sıkça rastlanan asimetrik renklenme belirtileri göstermiştir (Koopman and Gaskin, 1994). Bu renklenmeyi normal renklenmeyle karşılaştırdığımızda, yunusun sırt bölgesinin daha koyu, yan taraftaki gri-mavi renk tonunun ise eksik olduğunu farkettik. Bu nedenle, mavimsi ve gri-mavi rengi veren (Behrmann, 1998) renkli pigment (chromatophores) hücrelerinin varolup olmadığını görmek için muturun deri dokusu incelenmelidir. Bu bireyleri arazide tespit etmek zor olabilir çünkü normal bireylerde olduğu gibi sırt bölgesi koyudur; ender görülen beyaz bölge de sualtında kalmış olabilir. Dolayısıyla bu tür renklenme gösteren bireyler, farkedilmediği için doğada tahmin edildiğinden daha fazla olabilir.

Fotoğraflanmamış veya renklenmesi detaylandırılmamış diğer 14 birey ise, yalnızca "beyaz" olarak kayıtlara geçmiştir. Bu kayıtlardan bazıları gerçek albinoya veya (a) tipi renklenmeye sahip bireyler olabilir. Ancak kırmızı gözü veya küçük siyah noktaları uzaktan görmek çok zor olabilir. Tesadüfi ağa yakalanma ve karaya vuran setase araştırmalarının başladığı 1993 yılından bu yana, Türkiye'nin Batı Karadeniz kıyılarında anormal beyazlığa sahip setase kaydına rastlanmamıştır. Bu araştırmada yer alan ilk birey, son 25 yılda dünya denizlerinde yakalanan ilk anormal beyaz muturdur. Vücut uzunlukları değerlendirilen bu yunusun ve üçüncü bireyin yetişkin olduğu anlaşıldı. Gol’din (2004) tarafından belirtildiği üzere, Karadeniz muturlarının vücut uzunluğu ortalaması, erkeklerde 122-134 cm ve dişilerde 132-134 cm arasında değişiyor. 2007 ve 2009 yılları arasında, Türkiye'nin Batı Karadeniz kıyısında yaptığımız karaya vuran yunus tespiti arazi çalışmaları sırasında, boyu 140 cm'den daha uzun hiçbir mutura rastlanmamıştır (Tonay et al., 2012).

Canlı olarak karaya vuran üçüncü birey üzerinde yapılan nekropside, muturun kötü beslenmeye maruz kaldığı, deri altındaki yağ tabakasında incelme, belgözü kası ve boyunda çöküntü gözlenmiş, beslenme durumu kodunun -NCC (Jauniaux et al., 2005)- 5 olduğu tespit edilmiştir. İriölçekli değerlendirme bulgularında muturun midesinin boş olduğu görülmüş, kansızlık, zafiyet ve dalakta küçülme kayıt altına alınmıştır. Mide duvarlarında ise üç kist görülmüştür: Bir tanesi, 1 cm çapıyla ön mide ile ana midenin birleştiği noktada, diğerleri de ortalama 2 cm'ye ulaşan çaplarıyla mide kapısında gözlenmiştir. Searle (1968), doğurganlıkta azalma, anemi ile duyusal ve merkezi sinir sistemindeki kusurlar gibi patolojik durumların, gittikçe artan enfeksiyona yatkınlık halinin (Hain and Leatherwood, 1982), tam veya kısmi pigment eksikliğiyle bağlantılı olduğunu belirtir. Detaylı nekropsi sonucunda muturun ölüm nedeni, anemi ve boğulmadan kaynaklanan oksijen eksikliği olarak kayıtlara geçmiştir. Bireyde başka bozuklukların olup olmadığını tespit etmek için başka patolojik analizler devam etmektedir. Bu makalede yer alan kayıtlar, iki genç mutur dışında, yetişkin bireyleri kapsamaktadır. Bu da, benzer durumdaki anormal beyaz muturların erken yaşta hayatını kaybettiği anlamına gelebilir.

Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul Boğazı'nda görülen setaselerin sayısında artış gözlenir. Muturların en çok görüldüğü aylar Mayıs ve Haziran'dır (Dede at al., 2008). Bu artışın en önemli nedeninin, bu mevsimdeki Karadeniz'e doğru olan balık göçü olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda, Boğaz'da yapılan pasif akustik izleme çalışmaları, setaselerin pelajik balıklarla beslenmek için Boğaz'ın orta kesimlerini kullandığını ortaya koymuştur (Dede et al., 2011). 2012'nin Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul Boğazı'nda canlı olarak dört kez gözlenen genç beyaz mutur ve sürüdeki diğer muturlarda gözlenen baskın davranış ise dalma olarak kayıtlara geçmiştir.

İstanbul Boğazı'ndaki bu gözlemler sırasında, genç beyaz muturun genellikle grubun merkezinde seyrettiği gözlenmiş, bu da, genç beyaz muturun sürüden dışlanmadığını, aksine grupla bağlantısı olduğunun kanıtlamıştır. Bu davranış, sürüsünde genç beyaz birey olan kısa yüzgeçli pilot balinalarda da tespit edilmiştir (Hain and Leatherwood, 1982).

Bu incelemede yer alan 25 gözlemdeki 15 birey sürü içinde veya başka bir muturla birlikte görülmüştür. Bunlardan biri ise, yanında normal bir yavruyla gezen beyaz bir muturdur . Dahası, Shetland Adaları'nda görülen mutur , 1992-1994 yılları arasında üst üste gözlenmiş, zaman zaman yalnız seyrettiği görülse de sıklıkla diğer muturların yakınında kayıtlara geçmiştir . 15 bireyin dışında 4 birey yalnız gözlenmişse de, çevrelerinde başka muturların varlığı da tespit edilmiştir. Diğer 4 bireyin de yalnız gezdiği, yakınlarında başka hiçbir mutura rastlanmadığı kayıtlara geçmiştir. Diğer iki bireyin içinde bulunduğu grup hakkında bilgi elde edilememiştir. Kendi gözlemlerimiz ve incelediğimiz diğer gözlem kayıtları sonucunda, muturlardaki renklenme farklılıklarının, genel olarak sosyal davranışları üzerinde ciddi sorunlara yol açmadığını söyleyebiliriz.

Üzerlerinde doğal işarete sahip olan bu bireyler, popülasyon hareketleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için kullanılabilir. Örneğin ilk olarak Türkiye'nin Doğu Karadeniz kıyılarında gözlenen anormal beyaz mutur, iki yıl sonra da 100 deniz mili uzaklıkta, Gürcistan sularında görülmüştür. Aynı şekilde, sürüsüyle gezen beyaz bir muturu, İstanbul Boğazı'nda farklı zamanlarda dört kez görebildik. Bu da bize, aynı sürünün, Mayıs boyunca ve Haziran başlarında İstanbul Boğazı'nı kullandığını düşündürdü. Bu kapsamda beyaz muturlar sürünün "bayrağı" gibi olduğundan, zaten boyutları ve sosyal davranışları nedeniyle muturlarda güçlükle yapılabilen markalama-yeniden yakalama çalışmaları için bulunmaz bir fırsat yaratıyor.

Muturlar, diğer büyük dişli balinalara kıyasla daha erken yaşta olgunluğa erişiyor ve daha sık ürüyorlar. Yaşam süreleri ise daha kısa oluyor. Karşılaştırılabilir baskın olmayan alel sıklıklarını da göz önüne aldığımızda, bir popülasyonda baskın olmayan bir özelliğin görüldüğü birey sayısı, o popülasyonun büyüklüğü ile genotip sıklığının çarpımına eşit olduğu için, Phocoena phocoena'da nesiller arası sürenin kısa olması, albinizmin bu türde daha fazla görülmesine neden olabilir. Dolayısıyla muturlar, diğer setaselerden çok daha fazla çekinik kalıtımsal sorunlarla karşılaşabilirler.

Bu değişimleri anlayabilmek için anormal beyaz setaseler üzerinde genetik ve hücrebilimsel (sitolojik) incelemeler yürütülmeli ve gözlem verileri, mekanizmanın işleyişi hakkında daha net bir resim elde edebilmek adına paylaşılmalıdır.

Çeviri: Yunuslara Özgürlük Platformu

Kaynak & Orijinal Makale: The Italian Journal of Mammalogy

* Türkiye'de canlı olarak gözlenen anormal beyaz muturun videosu ile birlikte makalede yer alan diğer ek materyaller için dergi sayfasındaki "Supplemantary Files" bölümüne göz atabilirsiniz.

Uzmanlar ve doktorlar konuştu: "Yunus terapisi yasaklanmalıdır"

Türkiye'de sayıları 10'a ulaşan “yunus terapi merkezleri”, Sağlık Bakanlığı, bilim insanları ve doktorlar tarafından onaylanmıyor.

Kaş'taki iki yunusun Bodrum'daki yunus parkına apar topar taşınmasıyla birlikte tesis sahipleri yeniden kamuoyuna karşı “yunus terapisi” kozunu kullanmaya başladı. Ruhsatsız ve izinsiz bir şekilde müşteri kabul ettiği için 28 Mayıs'ta Kaş Belediyesi tarafından mühürlenen Kaş Yunus Parkı'nın işletmecileri, yunusların engelli ve otizmli çocukların tedavisi için kullanılacağını, ancak sivil toplum kuruluşlarının buna izin vermediğini söylemişti.

Peki uzmanlar, tek bir seansı en az 2 bin 500 – 3 bin avro olan bu tür terapi uygulamaları hakkında ne düşünüyor? Yunuslarla doktorculuk oynanabilir mi?

SAĞLIK BAKANLIĞI'NIN “RİSKLİ” BULDUĞU UYGULAMA

Yunuslara Özgürlük Platformu'nun “Bilimsel Veriler” sayfasında paylaştığı Sağlık Bakanlığı'nın bilgi edinme sonucu elde edilen resmi yanıtına göre, yunus terapisi adı verilen uygulamanın “bilimselliğinin kanıtlanmadığı ve FDA tarafından talep edilen emniyet ve işlerliğine dair kesin kanıtlar bulunmayan bir yöntem olduğu” belirtiliyor. Aynı zamanda “bu tür tedavilerin 'bilinmeyen risk' içerdiği, yan etkilerinin bilinmediği, sonuç olarak, adı geçen tedavi yöntemine izin verilmemesinin uygun olacağı” belirtilerek konunun Bakanlık tarafından değerlendirileceği bildiriliyor.

Benzer bir şekilde Sağlık Bakanlığı'nın uygulamaya koyduğu “Yüzme Havuzlarının Tabi Olacağı Sağlık Esasları ve Şartları Hakkındaki Yönetmelik”in 8. maddesinin (ç) bendinde, “Yüzme havuzunda hayvanların insanlarla birlikte bulunmalarına hiçbir şekilde izin verilmez” ibaresi var.

BİLİM DÜNYASI BU “TİCARİ GİRİŞİMLERİ” KABUL ETMİYOR

Anadolu Üniversitesi Engelliler Araştırma Enstitüsü Kurucusu Prof. Dr. Gönül Kırcaali İftar ise, “yunuslarla etkileşim terapisi” (DAT) adı verilen bu uygulamaların dünya çapında konunun uzmanlarınca tedavi yöntemi olarak önerilmediğini ve bilim insanlarının hiçbir suretle yunus terapisini desteklemediğini belirtiyor:

“Örneğin, Humphries (2003) tarafından derlenen altı araştırmada dahi, önemli yöntemsel sınırlar olduğu bildirilmiş; dolayısıyla, bu araştırmalarda gösterilen sonuçların bilimsel olarak geçerli kabul edilemeyeceği yorumunda bulunulmuştur. Daha sonra yürütülen diğer çalışmalar da, yunuslarla etkileşimin herhangi bir terapötik yararı olmadığı yönündedir. Öte yandan, 'terapi' adı altında yürütülen bu etkinliklerin, çocuklar açısından enfeksiyon ve kaza riski taşıdığı da bilinmektedir. Tüm bu bilgiler ve değerlendirmeler ışığında, tutsak edilen yunuslar üzerinden para kazanma girişimlerinin bilim çevreleri tarafından savunulmasının mümkün olmadığı açıktır."

"KAZA, ÖLÜM VE HASTALIK RİSKİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ"

Kaş Eski Sağlık Grubu Başkanı Dr. Munise Ozan, yunuslarla yüzme ve terapi seanslarında aynı havuzda veya deniz alanında yüzen çocukların ve bireylerin ciddi sağlık, kaza ve ölüm riskleriyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Sağlık Bakanlığı'nın en yakın zamanda harekete geçerek yasal düzenlemeler yoluyla bu ticareti engellemesi gerektiğini savunan Ozan, şöyle devam ediyor:

"Oceanic Preservation Society'nin arşiv ve raporlardan derlediği araştırma sonuçlarına göre, dünya çapındaki yunus gösteri ve terapi merkezlerinde, 1970'lerden günümüze kadar 70'in üzerinde kaza gerçekleşmiş. Bu kazalardan en az 15'i ya yunusların veya balinaların, ya da insanların ölümüyle sonuçlanmış. Bu çok ciddi bir oran. Üstelik bu sayılar, yalnızca basına yansıyan veya rapor edilenler. Gizlenen kazalar ve ölümler de çok fazla.”

Kaza ve ölüm riskine ek olarak, bu canlılarla gösteri veya terapi amaçlı olarak aynı ortamda yüzen bireyler için, deniz memelilerinin dışkısı ve sudaki diğer tüm bakterilerin ciddi enfeksiyon ve sağlık riskleri taşıdığını, insandan hayvana, hayvandan insana geçebilecek türlü zoonotik hastalıklara zemin oluşturduğunu belirtiyor:

“Bu hastalıklar, enfeksiyonlar arasında; kuduz, salmonella, tüberküloz, brusella, psittakoz, gierdia, toksoplazma, mycobacterium marinum bulunmaktadır. Ayrıca egzema, viral ve bakteriyel deri iltihabı, yanma, kızarıklık, şişlik, vb gibi vakalar anketler ve bilimsel çalışmalar yoluyla gözlenmiştir. Sağlık Bakanlığı'nın bu gerçekleri ve riskleri göz önünde bulundurarak bu tür faaliyetleri acilen yasaklaması ve gerekli yasal önlemleri alması gerekmektedir. Uzman hekimler olarak bu tür ticari uygulamaların insan hayatını riske atmasını kabul edemeyiz."

Not: Haber fotoğrafındaki doktor, Kaş Eski Sağlık Grubu Başkanı Dr. Munise Ozan'dır.

Konuyla ilgili bazı haberler:

* Hürriyet - Yunuslar doktor değildir - 23 Haziran 2012

* Turizm Yazarları ve Gazeteciler Derneği - Yunus terapisi çocuklar için tehlikeli bir yalan - 23 Haziran 2012

Konuyla ilgili bilimsel makaleler için lütfen sitemizdeki "Bilimsel Veriler" bölümünü inceleyin.

Veteriner Hekim Erdem Danyer: "Yunus terapisi masaldan ibaret"

Necla Bayraktar'ın kaleminden:

Erdem Danyer (27) ve Işıl Aytemiz (25) çiçeği burnunda iki veteriner. Tüm hayvanlar onlar için çok özel, ama yunusların yeri ayrı. Erdem Danyer, Türkiye'nin ilk yunus veterineri, tahmin edebileceğiniz gibi Işıl Aytemiz de ikincisi. Erdem Danyer'in varlığından yazar Buket Uzuner sayesinde haberdar olduk. Uzuner geçen yıl çıkardığı Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları-Su adlı romanında Türkiye'nin tek yunus veterinerinden bahseder. Zira bir yunus, romanın başkahramanlarından biridir neredeyse. Romanı tamamlayınca anladık ki kahramanlardan biri olan 'Türkiye'nin tek yunus veterineri' aslında kanlı canlı, yaşayan biri, Erdem Danyer'in ta kendisi. Geçtiğimiz günlerde yazar Uzuner Kaş'taki yunus parkının kapatılması için toplandığı 20 bin imzayı Kaş Belediye Başkanı'na teslim etti. Uzuner ve 20 bin imza verenlerin derdi, yunusların yaşadıkları kötü koşullardan ve esaretten kurtulması, doğal ortamlarında yaşama haklarının onlara geri verilmesi. Çünkü 'dolphinarium' diye tarif edilen bu yunus parklarında hayvanlara eziyet edildiğini ve otistik, hasta çocuklara uygulanan yunus terapilerin bilimsel bir yanı olmadığını iddia ediyor bu hayvanseverler. Peki haksızlar mı? Hem Türkiye'de hem dünyada yapılan çalışmalar bu insanların haksız olmadığını gösteriyor. Üstelik sadece yunuslara yapılan bir haksızlık söz konusu değil, 'yunus terapi'ye inanıp, ciddi paralar ödeyen kişiler de mağdur. Üstelik bu insanlar sağlıklarını da tehlike atıyor. Çünkü bu tesisler, yapıları itibarıyla hijyenik değil. Bu havuzlardan birçok hastalık kapılabilir. Ayrıca kötü koşullarda yaşayan öfkeli yunuslar da tehlikeli olabiliyor. "O şahane yaratıklar gerçekten tehlikeli mi?" diye soruyorsanız eğer, hemen yanıtlayalım: Evet.

Necla Bayraktar'ın Erdem Danyer ve Işıl Aytemiz ile yaptığı iki sayfalık röportajın tamamını, 14 Nisan 2013 tarihli Sabah Gazetesi'nin Pazar ekinde okuyabilirsiniz

Erdem Danyer'in aHaber kanalında yayınlanan yunus terapisiyle ilgili görüşlerini ise, Jurnal programının yayın kaydı üzerinden dinleyebilirsiniz. 

 
10

Yanlış Bile Değil: Otizmde Marjinal Tedavi Yaklaşımlarının Yeri ve Anlamı - Prof. Dr. Yankı Yazgan

Yanlış bile değil:

Otizmde marjinal tedavi yaklaşımlarının yeri ve anlamı*

Dr. Yankı Yazgan**

"Daha dedemin eline sıra gelmese de, astrologlardan çocuğun benimseyeceği (ve böylece ismini beğenmediği için daha önce karşılık vermezken, bu yeni isme seslenildiğinde dönüp bakacağı) bir isim bulmak ya da yunusa veya “hocaya götürmek” gibi uygulamalar da tıp dışı kategoriden mönüye dahil olurlar."

İlk söz: Biz doktorlar kabahatliyiz

Biz doktorların ağzından çok duyduğunuz, ve herhalde, çaresizlik ve öfke hislerinden başka bir duygu yaratmayan sözlerden birisi “yapacak pek bir şey yok”tur. Otizm tanısının kendisinden ziyade, tedavisine ilişkin çaresizlik yaratan, hiçbir şeyin düzelmeyeceği, hastalığın tedavisiz olduğunu söyleyen “tıp kitabı bilgilerimiz” ailelerin hayatının üzerine çöreklenir. Anneler, babalar, anneanneler, babaanneler, dedeler hepsi işin içinde, ama o ölçüde şaşkın, karamsar ve etkiye açıktırlar. Küçük yaşta otizm (“olabilir”) tanısı alanların yaklaşık yarısının beş yaşında bu tanıya ait belirtilerin çoğunu yeterince göstermeyeceğini ( Türkçesi, bir çok problem olsa da, teknik olarak otizm denebilecek durumda olmayacağını) unutup, en kötü olasılıklar üzerine düşünmeye başlarlar.

Doktorların “otizmin tedavisi yoktur” sözünün doğruyu tam yansıtmadığını söyleyerek bu yazıya başlamalıydım. Yanlış anlaşılmak istemediğim için bu cümleyi biraz erteledim. Çünkü otizmin tedavisi yoktur, diyemeyiz. Zira, otizmin bireyin hayatı ve gelişimi üzerindeki etkilerini hafifletici, iletişimdeki tıkanıklığı açıcı ve dil gelişimini kolaylaştırıcı etkileri olan tedavi biçimleri vardır. Neler mi?

Bu yaklaşımların uygulanması otizmi olan veya otizme benzer sorunlar yaşayan çocukların hayatında “tedavisi olmayan” diye tanımlanan bir durumda beklenmeyecek düzeyde iyiye gidişler yaşatır. Bir çoğunun etkileri sistematik bilimsel çalışmalardaki kanıtlarla desteklenmiştir. Etkisinin kanıtı için sistematik çalışmalar henüz tamamlanmamış olanlar ise, ticari kaygı gütmeyen ciddi ve akademik merkezlerin günlük çalışmalarına baktığınızda, çok sayıda vakada tesadüften öte olumlu etki sağlamaktadır.

Biz doktorlar, yine de, “tedavisi yoktur”, demeye devam edebiliriz. Çünkü düzelmeler tam değildir; çoğu durumda kanıtlar henüz yeterince kuvvetli sayılmazlar. Tedavilerin etkililiğini denetleyen çalışmaların ortaya koyduklarına göre, etkililiğin otizm ile ilişkili belli sorunlara sınırlı olması (ve otizmi tümüyle iyileştirici etki gösterememesi), marjinal tedavilerin ortaya attığı iyileştiricilik iddiasına yakın bir fikir belirtmeyi imkansızlaştırmaktadır.

Hastalığın belirtileri bir boğaz enfeksiyonunun tedavisinde olduğu gibi üç gün sonra tamamen yok olup gitmez. Bir apandisit ameliyatı sonrasındaki tamamen iyileşme, “tam şifa” hali yoktur. Peki, tıbbi ve cerrahi yöntemlerin bu “tam iyileşme” etkisi aslında çok az sağlık probleminde mevcuttur, desem. “Bypass” cerrahisi iyidir, hoştur, hayat kalitesini düzeltir, ama ömrü uzatmaz. Diyabet tedavisindeki son yıllardaki gelişmelerle ne kadar iyi kontrol edilirse edilsin, kişi bir çok komplikasyona adaydır. Kişinin hayatı üzerindeki kısıtlayıcı ve olumsuz etkileri yaygın biçimde gözlenir. Bel fıtığı ameliyatlarının çoğunun boşuna yapıldığı, hastalığın bir süre düzelip kısa süre sonra tekrarladığı artık “klasik ders kitabı” bilgisi olmuştur. Bir çok başka hastalıkta gördüğümüzü sandığımız iyileşme de, “tam iyileşme” değildir. “tedavisi yoktur” cümlesini bir çok hastalıkta otizm için olduğundan daha az yarar sağlanmasına karşın pek kullanmadığımıza dikkatinizi çekmek isterim.

Belki, otizm alanında çalışan bizler fazlasıyla “siyah/beyaz” düşünüyoruz. Ne mi demek istiyorum? Düşünce şeklimiz şöyle: “Tedavi ya tamamen düzeltir, ya da, tamamen düzeltmiyorsa, yok sayılır” . Bu mantığa göre, “otizmi (bir apandisit ameliyatında olduğu gibi) tamamen düzeltemediğimize göre, tedavisi yoktur” demeliyiz.

“Tam düzelme yoksa, düzelme yoktur”. Bu ne karamsarlık? Binbir çeşit tedavi ile tam düzelmeyen sayısız başka hastalık (hipertansiyon, diyabet, “romatizmal” hastalıklar gibi) için meslekdaşlarımızın çoğu “tam tedavisi yok” demiyor, dese bile vurgusunu daha iyimser tutuyor.. Üstelik, otizm yelpazesinde olup, kendiliğinden bile toparlanma gösteren, iyiye gitme olasılığı yüksek (otizme benzer) durumlarda bile aynı mesajı veriyoruz.

Ama biz doktorlar böyleyizdir. Karamsar yetiştirilir, en kötü olasılığı düşünürüz. Başınız ağrıdığında, hele bu biraz uzun sürdüğünde, doktorunuz olabilecek en kötü hastalıkları aklına getirmeye görevlidir. İncelemelerini o yönde derinleştirmelidir. Bunu yapmazsa, hatalı sayılır. Düşünce tarzımızı anne –babaların anlamasını beklemekle, onların bizim mantığımızı çözerek kendilerine göre sonuç çıkarmalarına izin vermekle yanılıyoruz. Yanılmaktan öte, olayların seyrini istenmeyen, çocuğa hiç yarar getirmeyecek yönlere itiyoruz. Ya olmayacak kadar kötü senaryolara dalmaktalar, ya da olayın algılanışındaki korkunçluk olayın inkarını, reddedilmesini doğurmakta. Ya da...

Yersiz umut vermeyelim, dürüst olalım, gerçeğin tek yorumunu aktaralım (“kısmi düzelme, tedavi sayılmaz”) derken, aileleri içine soktuğumuz, olması gerekenden çok daha fazla umutsuzluk sonucunda, alternatif terapi bile denemeyecek marjinal alternatiflere doğru kendi elimizle itelemekteyiz. Oralardaki başarı öykülerini dinlemiş, “iyileşti” denen vakaları görmüş bir doktor olarak, klasik tıbbın önermediği, umut vaadine dayalı yöntemlerde iki tip “iyileşme” olduğunu söylemeliyim, yazının gerisini okuyamayacak olanlar için:

a) “İyileşen” problem zaten “otizm” değil. Ne yapılsa işe yarayacak. Çocukla birebir zaman geçirmeyi sağlayan, ailenin ilgisinin odaklanmasını doğuran her yöntem, gelişimin durakladığı koşullarda, işe yarıyor. Ama bunu bir takım “alengirli”, ileri teknolojinin amaca uygun olmayan kullanmına dayalı tekniklerle yaptığınızda iyileşmeyi o tekniğin uygulanmasına bağlı olduğunu düşünebilrsiniz. Hasta, bizim bildiğimiz anlamda hasta değil, dolayısıyla, tutulmadığı bir hastalıktan “iyileşiyor”. Ama siz onu tedaviden sanıyorsunuz. Bilimsel yöntemler kullanılamadan yapılan araştırmaların en büyük eksiği, tedaviye alınanların tanılarının müphemliği, belirsizliği. Hele bu teknikleri uygulayanların önemli bölümünün çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı olmadığını gözöüne aldığınızda, bulgular daha tanı aşamasında bilimsel güvenilirlikten çıkıyor.

b) Problemde başkalarınca gözlenebilir bir “iyileşme “ yok. İyileştiğine inanç var. İnanmak isteğinin gücü, herhangi bir yolla sağlanabilecek etkinin olduğundan büyük algılanmasına sebep oluyor.. Bu bizim klasik tıpta uyguladığımız yöntemler için de geçerli olan “plasebo etkisi” diye bilinen bir “telkin” etkisi. Sistematik araştırmalar bu etkiyi de hesaba katarak, bir tedaviye etkili ya da etkisiz diyor. Marjinal yaklaşımların bu tür sistematik araştırmalardan uzak durması da bilimsel dürüstlük kuşkularının ana kaynağı, zaten.

c) Otizmin olması her insanda gözlenebilecek başka mizaç ve davranım sorunlarına engel değildir. Otizmin tonunu, derinliğini belirleyen bu mizaç özelliklerinin yanısıra, her bireyde olduğu gibi otizm tanılı çocuklar ve ergenlerde de, kendine özgü mizaç ve davranım özellikleri ve bu özelliklerin aşırılaşması ile ortaya çıkan “ruhsal bozuklukları” olabilir. var. Başka çocuklarda görebildiğimiz davranış bozukluklarının otizm ile beraber bulunması, bazen otizmin birincil özelliklerinin bir sonucu (örn. Sosyal ilişkilenmeden uzaklık özelliğinin sosyal ortamlarda davranış problemlerinin daha fazla gözlenmesini doğurması gibi), bazen de bağımsız bir ruhsal bozukluk olarak (“hiperaktivite”) en sık olarak da ikisinin toplamı biçiminde kendini göstermesinin ürünü olabilir. Düzelen yine otizm değildir.

α En önemlisi bu marjinal yaklaşımlar ve uygulayıcıları, iyi ya da kötü niyetli olup olmamaları bir yana, biz doktorların oluşturduğu yersiz ve orantısız umutsuzluk ve karamsarlık ortamının görünüşte umut vaad eden bir parçası olmuş durumdalar.

Biz kabahatliyiz. Karamsarlığa meydan verdiğimiz ve meydanı fazla boş bıraktığımız için...

Meraklı okurları yazının kalanına davet ediyorum. Burada ana çizgilerini verdiğim görüşlerimi biraz daha irdeleyeceğim.

α Bu arada, başka yönlere sürüklenmek, örneğin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna (DEHB) yönelik olarak önerilen (ama otizmde de kendine yer bulabilen) bilimsel görünümlü ama uygulama biçimiyle marjinal yaklaşımlara “yakalanmak” da işten bile olmaz. “Renkli film”ler ya da “beyin haritaları” gibi, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu tanısı ile ilgisi olmayan yöntemlerin gereksiz yere uygulamaları ile karşılaşabilirsiniz. Epilepsi ve epilepsi cerrahisi alanlarında , ya da bazı ilaç ve beyinbilim araştırmalarındaki değeri yüksek bir yöntemi, o alandan koparıp, DEHB için ek bir kanıt sağlanamadığı halde dikkat eksikliği için bir tanı aracı olarak “lanse” etmek, ne yazık ki, önü alınamayan yanlış bir uygulama durumundadır. Aynı durum tedavi cephesinde, “neurofeedback” için geçerlidir. DEHB için tedavi edici etkililiği bir türlü kanıtlanamadığı halde, kulağa hoş gelen bir “ilaçsız tedavi” söylemi ve “ne zararı var ki” gerekçesi ile her dikkati dağınık çocuğa uygulanagelmektedir. Yine de, DEHB tanılı çocukların aileleri klasik tedavilerden epeyce yarar gördükleri için, tedavi olanakları kısıtlı ve tedaviye yanıtı sınırlı olan otizm tanılı çocukların ailelerine göre, bilimsel görünümlü marjinal yaklaşımların “cazibe”sine daha dayanıklı olabiliyorlar.

Giriş niyetine

Birkaç ay önce Tohum Vakfı yöneticileri otizmin tedavisinde etkili olduğu yönünde yaygın ve yoğun biçimde reklamı yapılan ve “alternatif” olarak görülen yöntemleri değerlendiren bir yazı hazırlamamı istemişti. Bu isteği epeyce uğraşmama rağmen yerine getiremedim. Zira, alternatif yaklaşım adıyla ortaya sürülen, başlıcaları (şimdilik) yüksek basınçlı oksijen, değişik diyetler ve ağır metalden arındırma yöntemleri olan bu tedavilerin bilimsel kanıtlarını içeren ciddi bir yayın bulamadığım için bu yöntemlerin bilimsel geçerliliğini değerlendirebilecek bir yazı hazırlamam mümkün olmadı.

Bulduklarım daha ziyade tanıtım broşürleri, kanıtlamaktan ziyade ikna etmeyi amaçlayan güzel bir İngilizce ile, çoğu tıp doktoru olan kişiler tarafından yazılmış kitaplar, makaleler ve buralardan yapılmış çeviriler oldu. Çoğu anne-babalar ve otizmli çocukların ailelerinin kurduğu dayanışma örgütleri tarafından yayımlanmış olan bu yayınların kendi tezlerinin tartışmasız doğru kabul edilmesi gerektiği, kanıtsız hiçbir şeyi kabul etmeyen, hep bir kanıt bekleyen akademik tıp çevrelerinin, “aslında”, kıskançlıkla kendi hegemonyalarını korumaya çalıştıkları için bu tedavi yöntemlerini reddettikleri sıkça ifade edilmekteydi.

Doğru olduğu öne sürülen tedavilerin bilimsel yöntemlerle sınanmamış olmaları sebebiyle, bu yaklaşımlar, doğruluk-yanlışlık testine alınmaya bile hazır olmamışlardı. Kısacası, yanlış bile değillerdi. O zaman, bilimsel bir değerlendirme yazısı kaleme almam da mümkün değildi.

Ben de; konuya etik, sağlık politikası ve otizmden etkilenmiş ailelerin ihtiyaçları açısından yaklaşan bir perspektif ile kendi görüşlerimi bir araya getirmeyi denedim. Yanlış bile olmayan işler yapanların cüretine sahip olmadığım ve her bireyin (ve anne-babanın) kendi kararlarının sorumluluğunu taşıdığına inandığım için, bu yazıyı ailelere dönük bir “yapmayın, etmeyin” mesajı olarak değil, “klasik doktorlar neden bu işlerde yok?”un bir açıklaması olarak da kaleme aldım. Birinci tekil şahıs ifadesini genellikle kendi fikirlerimi ifade ediyor olduğumu vurgulama amaçlı kullandım. Yine de, özellikle psikiyatri ve çocuk ve ergen psikiyatrisi meslek grubundakiler adına bazı genellemeler yaptığım yerler oldu. Umarım, sınırımı aşmamışımdır.

Bu yazıyı okuyanlarda, alternatif diye bilinen yöntemleri uygulayan ya da öneren herkesin “şarlatan” ya da “dolandırıcı” olduğu izleniminin doğmasını istemem. Kesinlikle böyle düşünmüyorum. Kanıtlanmamış uygulamalardan ticari bir kazanç sağlıyor olmaları, standartlaştırılmamış ürünleri “piyasaya” sürmeleri etik açıdan tartışılabilir; ama bu uygulamayı yapanların önemli bir kısmının amaçlarının birilerini kandırmak olduğunu düşünmüyorum. Yöntemlerin kaynaklandığı ABD’de bu yöntemlere öncülük eden bir çok kişi, tıpta çığır açtığını ve bir gün haklılığının kanıtlanacağını düşünerek bu sürece giriyor. Saygın akademik çevrelerde ve ciddi hiçbir hastanede bu yöntemlerin uygulamaya kabul edilmemesini, denemeye bile değer bulunmamasını ise, kendilerine dönük bir dışlama çabası olarak görenler çok sayıda. “İlerledikçe ve bu yaklaşımları çaresizlikten uygulayan ve yarar gördüğünü ifade edenler arttıkça kendi görüşleri dışında bir görüşe tahammül edememeye, kendi görüşlerini herkesin uyduğu tıbbi ve bilimsel ölçütlere göre kanıtlanması gerekmeyen bir özellik taşıdığına inanmaya başlıyorlar. Yararın varlığı hislerden öteye geçmiyor olsa da. bu noktada, ne yazık ki, iyi niyetli ve yüce amaçlar güdenler bile, başlangıç noktasındakinden çok uzağa düşebiliyor.

Klasik tıbbın dışındaki tedavi biçimlerini denemekten insanları vazgeçirmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Ancak, bilimsel yöntem kullanmayı reddeden uygulamaların “bilim ve tıp” başlığı altında yapılıyor olması da kabul edilebilir değil. Diğer yandan, ailelerin uygulamayı kabul edip uyguladıklarında, bilimsel yönteme uymayan yaklaşımlar uygulama eleştirisini pek de umursamadıklarını görüyorum. Önerilen yöntemin bir kişiye bile “iyi gelmiş” olması, bilimin karamsar bakış açısına kulak asmamayı getirebilir. Çocuklarının bir an evvel iyileşmesini, normal hayata katılabilmesini arzu eden annelerin ve babaların, bir umut kapısını aralamalarına şaşırmamak lazım.

Alternatif başlığı altında önerilen tezlerin hiç birisi aptalca ya da saçma-sapan değil. Yüzeysel bir okumayla ve ilk bakışta akla yakın gelen fikirler, doğruluk payı taşıyan, “hakikaten olabilir mi acaba?” dedirten cümleler görebiliriz. Örneğin, çevresel etkenlerin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkisinin arttığı bir gerçek. Yine son yıllarda yaygınlaşan astım hastalığının son 20 yılda 3 katına varan bir artışla gözlenmesinde, çevremizde soluduğumuz havanın, karşılaştığımız alerji oluşturucu etkenlerin büyük katkısı var. Bu kanıtlandı.

Aynı etkenler otizm için neden geçerli olmasın? Zeka gelişimini etkileyen civa ve kurşun gibi maddeler neden otizme de yol açmasın? Otizmi olan kişilerde kandaki civa değerleri yüksek çıkınca, civanın vücuttan sökülüp atılması gerektiği sonucuna varana kadar atlanan, gözden kaçan düşünce basamaklarını hatırlatayım: 1. civanın yüksek çıkması otizmin civa ile ilişkisi olduğunu göstermeye maalesef yetmiyor. 2. Aynı şekilde, otizme sebep olduğu kanıtlanabilseydi bile, civayı söküp atmak da, hastalığı iyileştirici bir etki taşımayabilir. Uygun yöntemlerle cevaplanmayan (demagoji cevap sayılmıyor) bu gibi çok sayıda sorunun getirdiği, ve bilimsel yöntemin özü olan, kuşkuları giderecek herhangi bir kanıt ortada yok.

Üstelik, aşıdan civayı çıkartmış olan Danimarka gibi bir ülkede otizm, tam da o dönemde artmaya başlıyor. Ülkemizde civa içermeyen aşılar kullanan özel sağlık hizmeti alıcılarında otizm tanısına bolca rastlanıyor. Civanın etilli ya da metilli halinin farklı etkileri olduğunun gözardı edildiği hatırlatılıyor.

Yeri gelmişken MMR diye bilinen aşının (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) otizme yol açtığına ilişkin neredeyse 10 yıldır süren bilimsel görünüşlü iddiaların çoktan çürütülmüş olmasına rağmen, basında ya da marjinal-alternatif tedavi uygulamaları dünyasında bu çalışmaların yer bulamamış olmasına dikkatiniz çekeyim. Başlangıcında 12 otizm tanılı çocuğun sindirim sistemlerinde aşıdaki virüsün varlığına ve bağışıklık sistemini bozucu etkilerine ilişkin bir makale basında sansasyonel biçimde yer aldı. O zamanki İngiliz başbakanı Tony Blair’in eşinin de aralarında olduğu şöhretli (ama bilgisi ve uzmanlığının konu ile ilgisi belirsiz) şahsiyetlerin (köşe yazarı, aktris, TV sunucusu, “spiritüel guru”lar gibi) demeçleri ile destekli yayınlar bir süredir ortadan kayboldu.

Yayın sonrasında gelen yöntem yanlışlığı ve bulguların geçersizliği eleştirileri üzerine makale yazarlarından birisi dışındakilerin imzalarını geri almaları, yazan doktorun (Wakefield) aşı tazminat davaları ile ilişkili hukuk büroları ile 435,643 sterlinlik “alışverişi” basında hiç yer bulmadı. İddiayı çürüten çok sayıda bilimsel yazıdan internette dolaşan epostalarda söz edilmedi. Uyduruk makalelerdeki “aşı otizme yol açar” iddiası bir delinin kuyuya attığı taşı çıkartma misali çürütülünce, bu sefer de aşı şirketlerinin çevirdiği dolaplardan, bilgileri topluma açıklamakta dürüst davranmayan ilaç firmalarından ve doktorların bu şirketlerle akçeli ilişkileri sebebiyle konuyu saptırdıklarından bahisle, kanıtsız teorilere politik argümanlarla destek arandı. Bu bilimsel görünüşlü ama temelsiz haberleri eleştirileri tümüyle gözardı ederek topluma “ulaştıranlar” sebebiyle İngiltere’de aşılama oranının % 90lardan % 70 lere düştü. 2003’te ciddi bir kabakulak salgını, kızamık vakalarının son on yılda devamlı yükselmesinin sorumluları, otizmli çocukları unutup başka sansasyonlara ve “mucize tedavilere” doğru yöneldiler bile.

Marjinal-alternatif tedavi uygulamacılarının yaptıklarının doğruluğuna kanıt aramadıkları, kanıt arayanları otizmin tedavisini engellemekle suçladıkları düşünülürse, bu sorular beyhude belki de...

* Aynı tartışma bağışıklık sistemindeki bir aksaklığın bir rol oynadığına ilişkin tezler için de geçerli. Depresyon ya da şizofreni gibi nöropsikiyatrik hastalıklari ya da kanser ve lupus gibi farklı organ sistemlerini etkileyen hastalıklar için de bağışıklık sisteminin aksamasının, değişik virüslerin, ağır metallerin ya da beslenmedeki problemlerin etkisi araştırılıyor. Ortaya tedaviye yönelik bir kanıt çıkmaması klinikte bu fikirlere dayalı tedaviler yapanları vazgeçirmiyor. Çünkü bilimsel olma çabası, sadece bilim kendi uygulamalarını destekliyorsa var. Kanıt bulamayınca da, ‘her şey bilimsel olmak zorunda değil’, ya da ‘bilim dünyası henüz bizi anlayamadı’ gerekçeleri alışıldık. Bağışıklık sisteminde bir problem olabileceği fikri yeni değil, ama, bulgular bu aksaklığındaha ziyade anne karnındaki dönemin ilk 3 ayında karşılaşılan durumların sonucu olacak tipte olduğunu gösteriyor. Doğuştan olan tipteki bu bağışıklık sorununu, sonradan edinilmiş tipteki bağışıklık sorunlarında kullanılan yöntemlerle çözmeye kalkışmak bilimsel kanıtları doğru okuyabilmenin önemini gösteriyor.



Değişik pazarlama yöntemleri etkinliği olmayan tedavilerin reklamını yapmanın toplumu yanıltıcı bilgiler yaymaktan öte, kandırma ve aldatma amacı gütmese bile, sorumsuzluk olduğunu hatırlatarak devam edeyim.

Marjinal -alternatif “tedavi”lerin tanıtım yayınlarında, ihtiyat payı olarak bu yöntemlerin herkese faydalı olamayabileceği belirtilir. Peki, kimlere faydalı olabilir sorusunun cevabını araştıran var mı? Böyle bir niyet bile gözükmüyor. Çünkü, “kanıta gerek yok.” Önerilerin herkese belki faydalı olabileceğini düşündürecek yorumlara, bilimsel tıpta ihtiyatla yaklaşıyoruz. Bu ifadelerin bir sonraki adımı, “bir denemekte ne zarar var?”dır. Anne baba olarak, ‘bakalım, belki bir faydası olur’, diye düşündüğümüz her şeyi denemekten kendimizi alıkoyabilir miyiz? “Hele pek bir zararı yok”, “ilaçlara göre daha emniyetli” (çünkü bu “tedavilerin” otizmi olan çocuklardaki emniyetine ilişkin de bir araştırma yapma zahmetine katlanan olmadığı için elde bilgi yok; “bilgi yoksa, zararı da yok demektir”, diye düşünme doğal insan düşünce eğilimidir).

Tedavi biçimini ya da bu konulardaki alternatif teorileri bugün bilimsel değil diye reddediyoruz, ama ya bir gün kanıtlanırsa... Açıkçası, bu olasılık her türlü teori için geçerli. Tıpta hastalara dönük gündelik uygulamalar, “bir gün belki doğru çıkar”a göre değil, bugüne kadar ortaya konmuş ölçütlere göre şekillenir. Kanıtlanma olasılığı yüksek olan durumlar için ara çözümler üreterek, uygulamaya hızla geçilir. Ancak, mevcut marjinal/ alternatif teori ve tedaviler şu anda bu noktadan bile epey uzaktalar.

Gündelik tıbbi uygulamaya girmemiş, ancak ciddiyeti olan deneysel tedaviler, akla yakın gelen ve gereken ön kanıtlarla desteklenenleri, ilaç ve diğer tedavileri geliştirip satan şirketlerden bağımsız araştırma merkezlerinde, bırakın hastaya maddi yük getirmeyi, gönüllülük esasına göre ve ailelerin üstlendiği her türlü yük hafifletilerek uygulanır. Bütün veriler incelemeye ve alandaki meslekdaşların acımasız eleştirisine açıktır.

Sonuçlardan çıkarttığımız yorumlara kendimizin herkesten çok inanması ya da bir çok kişiye deneme sürecinde iyi gelmiş olması, yöntemimizi gündelik uygulamada kabul edilebilir bir tedavi yapmaya yetmez. Kanıtlarımızın tartışılmaz derecede açık olması gerekir. Üstelik, bir tedavi ürünü “piyasa”ya çıktıktan yıllar sonra da, eleştirel gözlerin denetiminden kaçamaz ve bir eksiği ya da açığı bulunduğunda, “piyasa”yı terketmek zorunda kalır. Bu kurallara uymaya kendini zorunlu hissetmeyen, kendini bilimsel yöntemlerin üstünde görenlere bu sebeple “marjinal alternatif” denmesi uygun olur.

daha ziyade anne karnındaki dönemin ilk 3 ayında karşılaşılan durumların sonucu olacak tipte olduğunu gösteriyor. Doğuştan olan tipteki bu bağışıklık sorununu, sonradan edinilmiş tipteki bağışıklık sorunlarında kullanılan yöntemlerle çözmeye kalkışmak bilimsel kanıtları doğru okuyabilmenin önemini gösteriyor.

Anne-babaların hiç bekleyecek zamanlarının olmaması, çocuklarının kritik gelişim ve toparlanma fırsatlarını kaçırıyor olma korkusu bütün bu süreçte bilimden, etikten ya da doğruluktan, dürüstlükten çok daha büyük ve kritik bir rol oynuyor. Bütün bu bilimsel tartışmaları “haklısınız” diyerek okuyup, bilimsel görüşleri paylaşsalar ve marjinal alternatif tedavileri, benden daha da ileri gidip, “fırsatçı” olarak görseler bile, uygulamamaya cesaret edemeyebilirler. Çünkü, “ya iyi gelirse?” sorusuna, akılcı bir cevap bulmak mümkün değildir. Hayattaki bir çok olay, bir çok karar da, zaten akıl işi değildir. Durduk yerde çocuğumuzun otizm tanısı almasına aklımız erebilir mi? Bilimin bulduğu cevapları her zaman anlamayabiliriz, kendi hayatımıza yansıtamayabiliriz: genetik, anne karnındaki ilk 3 ayda beyin ana çizgilerinin şekillenme sürecini etkileyen bir “durum”... vs vs. pek bir anlam ifade etmez. Öyle olmadığı için de, duruma akıl dışı da olsa bir açıklama bulabilmek için her yola başvurabiliriz.

Doktorların bir çok kişiden duydukları eleştirilerden birisi şudur: neden bu yöntemleri kullanmayı ya da tavsiye etmeyi kabul etmiyorsun? Ne zararı var? Ne kaybedersin? Sahiden neden kendim (ve kendim gibiler, bilimsel tıbba sadık kalanlar) uygulamayı ya da hararetle tavsiye etmeyi kabul etmiyorum? Sizce? Ne kaybederim? Siz bu sorunun cevabını düşünedurun, ben yazıma bambaşka bir noktadan devam edeyim.

Dedemin eli

Dedem doktordu. Tıp fakültesini 1907’de bitirip gittiği Selanik’in ve Balkan savaşı sonrasında taşındığı Karacabey’in ardından, en son görev yeri olarak geldiği Aydın’da 40 yıl kadar çalıştı. 1960’ların ortasında emekli olup İzmir’e döndü. Rahat etmeye niyetli geldiği deniz kıyısındaki evinin kapısında her sabah kendisinden sağlık bekleyen bir küçük kalabalıkla karşılaşmaya da giderek alıştı. Aydın’ın köylerinden, kasabalarından gelmiş hastalarına, “ben yaşlandım, bilgilerim eskidi, size faydam dokunmaz” dedikçe, “bir elinle dokunuver sen doktor bey, o da yeter” cevabını alıyordu. O zaman, tam akıl erdiremediğim bu el dokundurma “hadisesi” 20 yıl kadar sonra çok farklı bir yerde karşıma çıktı. Tıp fakültesini bitireli dört yıla yakın zaman geçmiş, zorunlu hizmet gereği Anadolu’nun değişik yörelerinde sağlık ocağı doktorluğu yaptıktan sonra yetişkin psikiyatrisi asistanlığı için İstanbul’a gelmiştim. Daha işi öğrenmenin başlangıç aşamalarında debelenmekteyken, bir gün polikliniğin kapısında yaşlıca bir kadın, yanında geçkince kızı ve onun elinde 14-15 yaşlarında torunu ile belirdi: “doktor Nafiz bey’in torunu sen misin?” diye sordu. Ben evetleyince, neredeyse üstüme atılarak, kızının elindeki torununun kafasına elimi değdirmeye çalıştı. Dedeme kendilerini dokundurmaya çalışan Aydın’lı hastalarının yaptığı gibi, bu kadıncağız da her nereden icat ettiyse, (sonradan yaptığı açıklamadan benim çıkarsamama göre) benim genetik olarak dedemden aldığım bir “el ile iyileştirici gücüm olduğu” inancıyla, ben elimi çekmeye çalıştıkça, o tersini yapıyordu. Sonunda pes ettim, çocuğun kafasına parmaklarımın ucuyla dokundum; “hadi şimdi derdiniz nedir, artık onu söyleyin” diyerek kağıt kalemi elime aldım.

Anne-babama bu hikayeyi anlattığımda, “evet, dedenin eli var diye bilinirdi. Ayrıca, amcanda da vardır, büyük dedemizden (din adamı ve hattat olan) geçmiş” diyerek, kendilerinden hiç beklemediğim bir bilimden sapma gösterdiler. Böyle saçma şey olur mu, filan demem onları da ikna etmedi. Babam sırtının ovulması için beni tercih etmesinin sebebinin de bu olduğunu söyleyince, o zaman sözle yapılan bir dal olan psikiyatriye değil de, elle yapılan bir dala, fizik tedaviye filan girseydim bari, dedim. ‘Belki daha iyi olurdu,’ dedi. Biraz düşündükten sonra, ‘Sözün bittiği yerde el işe yarar, kim bilir, bir zaman’ diye ekledi. Ama nedenini, nasılını, kim için daha iyi olacağını soramadım☺.

Alternatif tedaviler hakkındaki bir makaleye kendi alternatif tedavi “yeteneğim” hakkında bir bölümle giriş yapmamı yadırgamış olabilirsiniz. Ama durun, daha bitmedi.

Doktorların ağzından çıkan söz, ellerinin nereye değdiği kadar önem taşıyabilir. Bu sadece psikiyatri alanına sınırlı bir etki değil üstelik. Ağızdan çıkan bir sözle hayatlarının çok değiştiğini, mahvolduğunu, ya da tam tersi, her şeyin berraklaşıp, çözüme kavuşuverdiğini duyabilirsiniz insanlardan. Benim çocukları veya kendileri hakkında söylediğim bir cümle yüzünden hayatlarının karardığını, bana çok kızdıklarını belirten insanlar olduğu gibi, söylediğim bir cümle ile hayatlarının aydınlanıp bambaşka bir yöne doğru gittiğini söyleyenler olmuştur. Bir cümle ile hayat nasıl kararır’ı ya da nasıl aydınlanır’ı siz düşüne durun, ben bir başka örnek anlatayım.

Tanınmış bir genç işadamı büyükçe bir iş dünyası toplantısında, son 5 yıl içinde, aile şirketinden ayrılıp, kendi işini nasıl kurduğunu anlatırken, sözü ayrılık kararını nasıl verdiğine getirdi. Kalabalığın arasından beni göstererek, “işte bu,” dedi ve devam etti: “doktor ile çocuklarım hakkında konuşurken, kendimi de anlatmaya başladım. O da dinledi. Olduğum işyerinde çevremdekilerle iletişim kuramadığımdan filan söz ettim. Kapıdan çıkarken bana, ‘belki senin iletişim becerilerinde bir şey yok; belki de, senin çevrendekiler iletişim kurulabilecek insanlar değillerdir, sen yanlış kişilerle iletişim kurmaya çalışıyor olabilirsin’ dedi. Bir hafta içinde ayrılık kararımı verip uyguladım”.

Sözler, karşımızdakinin beyninde kendine uygun bir yer bulduğunda, bir çığ etkisi ile gerçek ağırlıklarının ötesine geçerler. İnandırıcı sözler inanmaya hazır beyinlere mıhlanıp kalabilirler. Bu aile şirketini terk eden (zaten terk etmeye hazır ruh halinde olan) genç işadamı örneğindeki gibi, söylediğim söz sonuçta “olumlu”, kişinin istediği ve sonucundan mutlu olduğu yönde bir etki gösterdiğinden ötürü, etkili oluşunu anlamak daha kolay. Peki, sonuç tam tersi olsaydı, ya da kişinin aklının yatmadığı bir yorumda bulunsaydım... O zaman da, bu sözlerin “hasta” üzerindeki etkisi herhalde çok farklı olacaktı.

Duymak istemediğimiz, ama doğru olmasından korktuğumuz bir sözü söylediğinde de, doktor “inandırıcı”, bazen fazlasıyla inandırıcı, olabilir. Kızsak da, yanıldığına inanmak istesek de, söylenen söz kendine zihnimizdeki bir sorunun cevabı olarak bir yer bulur. Söylenen sözü kafamızdan atmak için başka yollar arar, dururuz. Örneğin, otizm tanısı, hatta “otizm olabilir” cümlesi, bu cümleyi duyacağı korkusu ile doktora gelen bir çok anne-babayı, korktuğunun başına gelmesi duygusuna sürükler.

“Peki şimdi ne olacak, biz ne yapmalıyız?” sorusunu soranlar problemi aşma ya da hafifletme yönünde hızla adım atmaya başlarken, aklının bir yanı ile sorunu kabul edenler, kalpleri bu doğru cevabı kaldırmayanlar, doktor doktor dolaşıp, “hayır, doktorunuz yanılmış” diyecek birisini bulmaya çalışırlar. Genellikle de bulurlar. “İşini bırak, bu çocukla sarmaş dolaş ol, bağlanma bozukluğu var burada” diyen bir nörolog, “hayır, bu otizm değil, cıva zehirlenmesi ya da yanlış beslenme” diyen ilgisiz bir başka dalın uzmanı ya da prof, doç ünvanlı kişi, “otizm değil” demese bile “bildiğiniz otizm değil” demeye getirir lafı.

Kabullenmek, hele doğru olduğunu bir yanınızla bildiğiniz ama bir başka yanınızla öyle olmamasını dilediğiniz bir hakikati kabullenmek, kolay değildir.

Tanıları kabullenme zorluğunu aştığını düşünen bir çok aile ise, rahatsızlığın tedavisinde tıbbın yetersiz kalmasını kabullenmekte zorlanırlar. Tıbbın (ve tıbbi değerlendirmede önerilen özel eğitim, anne-baba danışmanlığı gibi pek öyle iddialı gözükmeyen yöntemlerin) yetersizliğini, tıbbi gözüken (kapsüller, sıvılar, metal söktürücüler, binbir çeşit diyetler, insanlara güvenimiz kalmadığı için bilgisayarların uyguladığı “terapi”ler) ile telafi etmeye çalışmaktan başka bir yol kalmaz.

Daha dedemin eline sıra gelmese de, astrologlardan çocuğun benimseyeceği (ve böylece ismini beğenmediği için daha önce karşılık vermezken, bu yeni isme seslenildiğinde dönüp bakacağı) bir isim bulmak ya da yunusa veya “hocaya götürmek” gibi uygulamalar da tıp dışı kategoriden mönüye dahil olurlar.

Kabullenmek, tanıyı, ya da yeterince iyileşememeyi kabullenmek, sadece otizmde değil, başka bir çok rahatsızlıkta, duyu ya da organ kaybında, insana zor gelir. Otizm tanısı düşünülen çocuklarda tanının kabullenilmemesi, otizm tablosunun hafifletilebileceği, sahici otizm olmayan durumların bile düzeltilmesini engeller. Aslında, durumu kabullendikten sonraki dönemin pratik zorlukları, kabullenmemeyi anlaşılır kılmaya yeter.

***

Otizm yönünde gelişeceği kesinleşmiş durumlarda ise, otizmin etkisinin hafifletilememesinin yarattığı umutsuzluk, bir çok anne babanın can havliyle, önüne konan her terapi biçimine, her öneriye koşulsuz koşmasını doğurur. Klasik-akademik tıp uygulayıcısı doktorların çözüm üretmekteki yetersizliğinin bu durumu kolaylaştırdığını görmek için göze gerek yok.

Etik uygulamalara sadık doktorlar arasından da, bu çaresizliğe isyan duygusunun etkisi altında, bulgularını çok önemseyen, tesadüfi ilişkileri genel kural gibi algılayıp uygulayan çoğu iyi niyetli kişiler çıkabilir. Örneğin, çok nadir olan bir EEG anomalisinin, dünyada görülmemiş derecede çok sayıda otistik çocukta saptanmasının ardından, bu ilacı olan (ama ilacın etkisi pek de parlak olmayan) ve otizmle ilişkilendirilen durumun tedavisine geçilir. EEG anomalisi düzelir, ama çocukta fazladan bir düzelme gözlenmez.

Çok sayıda çocuğun ihtiyaçları olmayan ve yüksek risk grubundan ilaçları belki faydası olur düşüncesiyle klasik tıp uygulamasında kullanmasının ardından, tedavinin etkili olduğuna çok inançlı doktorlar ve anne-babalar dışında kimsenin farkedemediği “iyileşme”ler kulaktan kulağa başarı hikayeleri şeklinde yayılır. “Bakın, siz bu filanca yaklaşımı hiç önermemiştiniz, ama biz o sizin tavsiye etmediğiniz, hatta varlığından bile haberdar olmadığınız uygulamayla çok iyileştik” diyerek bana getirilmiş çocuklarda, ailenin çocuklarını benim iyileştirememiş olduğum sitemini sindirdikten sonra çocuğa baktığımda iyileşme olarak gözledikleri durumun tedavi uygulanmadan önce de varolan bazı becerilerden ibaret olduğunu nasıl söyleyeceğimi bilemem. Başarısızlığımı kabul edemediğim biçiminde yorumlanması kaçınılmazdır.

Otizmin bazı belirtilerini taşıyan ama genetik olarak “saf”otizm tanısının uygun olmadığını düşündüğümüz ‘yaygın gelişim bozukluğu-başka türlü adlandırılamayan’ (PDDNOS) geçici tanısı almış çocukların, bir çok farklı müdahale ile, bazen müdahale yapılmaksızın toparlanabildiğini, hatta tanı almaksızın ergenlik yaşlarına kadar ulaşabildiklerini görüyoruz. O sırada uygulanan tedavi her ne ise, problemin özelliklerinden kaynaklanan bu “iyileşme” üzerine, pekala durumun “tedavisi” olarak ortaya atılabilir.

Yanlış bile değil

Bir doktor olarak hastalarıma, ailelerine söyleyebileceğim sözler, sınırlıdır. Ağzımdan çıkan, beni ve mesleğimin bilimsel ilkelerini bağlar. Herhangi bir yurttaş, bir baba olarak ise biraz daha özgürüm. Yine de, doktor kimliğimi unutmaya hakkım yoktur. Aklıma estiği gibi konuşamam. Tamamlayıcı ve alternatif terapilere yönelen hastalarımın çoğu, bu yönelimlerini benimle paylaşmış olduklarında, kendilerine engel olmadığımı bilirler. Doğru olmadığını bildiğim bir yolda yürümelerine engel olmaya hakkım olmadığını da açıkça belirtirim. Belki biraz paternalistik (babacan bir tahakküm diyebiliriz) yaklaşan bir aile büyüğü rolüne sürüklendiğimi düşünür, kızının ya da oğlunun uygun olmayan birisiyle, sonu mutsuz bitecek bir ilişkiye ya da evliliğe girmek üzere olduğunu görebilen anne-babaların dinlenmemeye mahkum sözlerini sarfediyor gibi hissederim. Bu yola, hiç olmazsa, klasik uygulamaları aksatmadan gitmelerini söylerim. Faydalı olacağına inansaydım, bu konuda en ufak bir kanıt kırıntısı görseydim, bir araştırma işareti bulsaydım, geçmişte alternatif gibi görünen birkaç yöntemde olduğu gibi, benimsemiş ve kendilerine önermiş olacağımı da eklerim. Bu tip hiç bir kanıt bulunmadığı için, bir doktor olarak tedavi önerilerim arasında yer vermediğimi vurgular, olayın dolandırıcılık ya da şarlatanlık potansiyeli taşıyan kısmını o anda tartışmaktan olabildiğince kaçınırım.

Tanımadığım insanlar ve niyetleri hakkında yorum yapamam, ama yapılan iş hakkında yorum yapmak için kendimi ve mensubu olduğum meslek grubumu yetkili görürüm. Bu anlamda oldukça muhafazakâr sayılabilirim. Bugünkü haliyle otizm alanında alternatif terapi adı altında toplanan uygulamaları ise, klasik tıbba ciddi bir alternatif oluşturmaktan, sağlık alanında devrimci ya da dönüşümcü olmaktan çok uzakta bulduğumu, otizm alanındaki bilimsel bilginin ilerlemesini engelleyici rol oynadığını düşündüğümü de eklerim., Eğer hastalık otizm ise, alternatif yaklaşımların sonucunda gözlenen net etki, bırakın düzelmeyi, tedavi anlamında bir geriye gidiş olacak diye korkarım. Otizmin atipik formlarında ise, örneğin az önce bahsettiğim “PDDNOS” gibi akraba sorunlarda, bazen bir sebepten terapi vs uygulanmaksızın bekleyenlerin bile belli bir düzeyde gelişim gösterebildiklerini bilerek, iki doktor ziyaretiyle “dile gelen” çocukların, biz bir şey yaptığımızdan değil, genetik saat birden ve bilemediğimiz bir nedenle tekrar işlemeye başladığı için “iyileştiklerini” söyler, bu sefer de saatin tekrar durmaması için bir özel eğitim almaları gereğini vurgularım. Bilemediğimiz şeyler olduğunu itiraf etmem, benden beklenen her şeyi bilen adam rolüne yakıştırılamadığı için bir çok kişinin gözündeki baştaki saygın yerimi kaybettirir. Bana sorarsanız, bu duruma canım sıkılsa da, mutlaka bir tercih yapacaksam, yalancı olmaktansa, bilgisiz sayılmayı tercih ederim.

Umutsuzluğun alternatifi olarak sahte umutlar ortaya atan umut taciri doktorların verdiği zarar, kullandıkları etkinliği kendinden menkul yöntemlerden ve maddelerden çok daha öteye gider: otizmi bu mucizevi yöntemlerle de iyileştiremeyen aile, çocuğun hayata uyum becerileri kazanmasını sağlayacak psikolojik ve eğitsel yaklaşımları uygulayacak gücü de kaybeder.

Bilimsel yönteme muhafazakarca sarılan, klasik tıbbi uygulamalardan ve belli kitaplardan şaşmayan doktorların hata yapmaları, istenmese de, mümkündür. Fark şuradadır: Yanılabilirler, ama, yalan söyleyemezler. Etkisi olmayan bir tedaviyi öneremezler. Hipokrat yemini doktor olmayanlar tarafından doktorları eleştirmek amacıyla bolca kullanılır. Yeminin içeriği, pek bilinmese de, basittir: önce zarar vermemek ve ikinci olarak dürüst olmak doktorluğun temel şartıdır. Sanırım, hastalarımızı ve ailelerini üzebilecek bilgileri, bazen istemediğimiz bir “sertlik”te, ya da “duygusuzluk”ta vermemizde, bu dürüst olma gayretinin, yalan söyleyememenin bir rolü var.

Tatsız haberleri, örneğin bir küçük çocuğun gelişimindeki bozukluğun otizme bağlı olabileceğini aileyi daha az yıpratarak söylemeyi öğrenmemiz, ve en tatsız durumlardan bile çıkış yollarının bulunduğunu aramak için aileye cesaret ve destek vermemiz gereğini hatırda tutmamız biz “klasik bilimsel yöntemlere sadık doktorlar” için en iyisi olacaktır. Aksi takdirde, çocukların sağlığı bu alanda ehliyeti olmayan, yalan söylemekten çekinmeyen, belki söylediğinin hastanın iyiliğine olduğu zannıyla yalan kategorisinde görülmeyeceğini düşünen, kendi bilgisini sarsılmaz bir inançla savunan, ya da gönül okşamayı iyi bilen “uzman” ünvanlı kişilerin eline kalırlar. Tıptan ve klasik doktorların hastalarının ruh halini gözetmeyen yaklaşımlarından soğuyan, tıbbın acizliğine ve çaresizliğine katlanamayan anneler ve babalar, ümit ışığını söndürmeme çabasındayken, ümit tüccarlarının eline düşüverirler.

Reklam ve propaganda ile bilimsel görüş arasındaki farklılıkların ne olduğuna değinmek meraklı okurlar açısından yararlı olabilir. Propaganda, hakikatin arayışı ile ilgilenmez. Kendi bulmuş olduğu “mutlak hakikat”i başkalarının da tartışmaksızın kabul etmesi ve uygulamasına odaklanır. Otizmin doğru tedavisini kabul etmeyen gafilleri “doğru yol”a çekmek, çekemediklerini karalamakla uğraşır. Kendi görüşlerinin doğruluğunu ortaya koyacak deneyler yapmaya gerek görmez. Bilimsel görüş ya da buluştan ziyade bir inanç söz konusudur. Değiştirmek akla bile getirilemez. Bu noktaya bir doktorun ya da bilimle uğraşmış birisinin gelmesi nasıl mümkün olabilir? Açıkçası, hepimiz insanız, ve insanlara özgü yanılgılar, saplantılar ya da körü körüne inançlara hepimiz sürüklenebiliriz. Şarlatanlık ya da dolandırıcılık amacıyla toplumda bu tür yanılgı ve inançlar oluşturanlar olduğu gibi, bir dava uğruna, kimsenin yapamadığı ve insanlığa (otizm hastalığından hayatları altüst olmuş insanlara ve ailelere) yararlı bir şeyi gerçekleştirmek için kutsal bir mücadeleye girişenler de olabilir.

Keşke

Anne-babaların “geç mi kaldık?” “ne hata yaptık?”, “çalıştığım için çocuğumla ilgilenemedim mi?” “Keşke şunu yedirmeseydik” ya da “şunu yaptırmasa mıydık?” sorularının oluşturduğu duyguları hepimiz yakından tanıyoruz. Anne-babalar, bırakın otizmle ilişkilendirilebilecek hususları, çok daha sıradan konularda bile çocukları için doğruyu yapıp yapmadıkları endişesini taşırlar. Attığımız her adımın çocuklarımızın hayatını belirleyebildiği düşüncesi, anne-baba olma görevinin sorumluluğunu hep yanımızda hissetmemizi doğurur. Bu gönüllü görev ve sorumluluk, sadece bir yük değildir. Çocuklarımızın varlıkları ve onlarla beraber attığımız adımlar hayatımıza anlam katar. Kendimizden bir insanın oluşumunda sadece aktardığımız genlerimizle değil, bizzat yaptıklarımızla, ona kattıklarımızla da bir etki yaratabilmek isteriz.

Bebeğimizin gelişimini bozabilecek her durumu önceden farkedebilmek ve savuşturabilmek, hiç bir hata yapmadan ilerleyebilmek amacımızdır. Bu amaca, tam ulaşamasak bile, yaklaşmak anne-babalık sürecinin belki de ta kendisidir.

Anne-baba ve insan. Diğer yandan, anne-baba olduğumuz kadar, kendimiziz. Kendimize karşı sorumluluklarımız, kendimizi memnun etme arzularımız bazen bizi çelişkili durumlara sokabilir. Basit örnek: gazetemizi okumak istiyoruz. Çocuğumuz ise kıpır kıpır, bizimle beraber bir şeyler yapmak istiyor. Onu bir süreliğine meşgul edecek bir uğraş (televizyonda bebek klipleri seyretmek gibi) bizi rahatlatır. Ama televizyon seyretme süresi uzadıkça küçük bebeklerde dil gelişiminin, yaş büyüdükçe de dikkat ve öğrenme süreçlerinin aksayabildiğini biliyorsak, ya da sonradan öğrendiysek, gazete başında geçirdiğimiz her an bizim suç (çocuğumuzun gelişimini engelleyici davranışlar) kanıtımız olarak aklımızı başımızdan alabilir.

Örneği daha geliştirelim. Gazete okumak umurunuzda değil, sadece çocuğunuzun daha iyi beslenmesini istiyorsunuz. Ama yemeyi reddediyor. Genellikle sizin telaşlı ısrarınız bebeğinizi huylandırdığı için, bazen bebeğin ağız tadına veya midesinin hacmine uymayan yiyecekler vermeye çalıştığınızdan ötürü bir inatlaşma başlayıverir. Televizyon seyretmenin hipnotize edici etkisinden niye yararlanmayasınız? Sonuçta, beslenme, hele doğru ve iyi beslenme bu riski (bir çok anne ve anneanne için her riski) almaya değebilir. Bu düşünce zinciri, zararlı olabilecek bir uygulamayı (TV) sonuçta (yedirebildiğinizde) yararın büyük olduğuna inandığınız için yapabilmenizi sağlar. “TV seyretmese acaba?” önerisini, “ ne yani, yemek yedirmeyelim mi?” ye dönüştüren mantık zinciriniz, “TV olmadan yeterince yediremeyeceğiniz” inancınızı güçlendirir. O miktarda ya da o türde bir yemeğe gereksinim olup olmadığını düşünmeye gerek bile duymazsınız.

Bilimsel görüş, televizyon zararlıdır ya da yemek yenmesin, gibi net bir yönerge vermez. “Televizyon seyretmek zararlı olabilir”, ya da “o yemek yenmediğinde zarar doğmayabilir” gibi cümleler, biz anne-babalar için yeterince açık ve kesin değildir. Sigara içmenin zararlı olabileceğini duyduğunda, “doktor kesin zararlı demedi ama” ya da “babam 100 yaşına kadar sigara içti” diyerek tüttürmeye devam eden tiryaki hangi noktada durur? “Bir sigara daha içersen bacağını kesmek zorunda kalırım”, diyen bir doktorla karşılaşana kadar. Peki bu doktor bilimsel görüşten uzaklaşmış mı olur? Kesinlikle hayır. O kişi için artık tek sigaranın bile zararının kesin olacağı noktaya ulaşılmıştır. Ama, bilim ve tıp yüzdelerle konuşurken, tek tek hastalar için bu yüzdeler bir anlam taşımaz. “Ben ne olacağım?”, ya da otizm durumunda “çocuğum konuşacak mı, normal bir okula gidebilecek mi?” soruları ön plandadır.

Çocuklarımızın gelişimi için yaptıklarımızın doğruluğuna inancımız tamdır. Kendi etkimizin, gelişimi hızlandırıcı olmayı bırakın, yavaşlatıcı veya bozucu olması olasılığı aklımıza gelmez. Zekası 3 puan artsın diye seyrettirdiğimiz ekran programlarının her fazladan dakikasının okul çağındaki dikkat ve öğrenme sorunlarını arttırdığını bilsek, küçük çocuklarını ortalama 4 saat TV karşısında bırakan aileler olur muyduk?

İyi gelmiş. Hastalarımıza bir çok şey iyi gelir. Bazen hiçbir şey yapmamak da iyi gelebilir. Tıp fakültesindeki öğrencilerime, ileride cerrahi ya da dahili hangi alanı seçerlerse seçsinler, müdahale heveslisi olmamaları, doğal süreçlere saygılı olmaları yönünde telkinde bulunurum. Bu dersi de, İzmir’de 1940lı yıllardan başlayarak genel cerrahlık yapmış olan amcamdan almıştım. Hiçbir şey yapmamanın, doğal sürece müdahale etmekte acele etmemenin gereğini bana söylediğinde, “ölüm de doğal bir süreç, onu da mı engellemeyeceğiz ? Siz bu ameliyatları neden yapıyorsunuz o zaman ?” diye biraz diklenerek, hafiften alaycı cevap vermiştim. Amcam, genelde titiz, düzene ve kurallara düşkün, saçmalıklara kolayca sinirlenebilen yapıda bir adamdı.

Karşısındakinin anlamasına, ikna olmasına önem verdiği konularda ise, hafiften öne eğilir, dalgınca bakışlarıyla yumuşak yumuşak konuşurdu. Hafiften öne eğildi: “Öldürelim demedim oğlum, yaptığın işin bir nedeni, nasılı olsun. Neyi neden yaptığını bilmezsen, can havliyle düzeltmeye çalıştığın bir durumu daha kötü yapabilirsin. O zaman doktorla sünnetçinin, pansumancının farkı kalmaz”.

Yöntem ve amaç olmadan bilimsellik olmaz. Üniversite sınavına giderken, kapıdan çıkışta, anneannem suratıma üfleye üfleye elham okudu ya da arkamdan kimbilir hangi nazar dualarını daha okudu diye mi, o sınavda iyi bir puan almıştım, bilemiyorum. Bana iyi geldiği kesin. Keşke hayatta olsa da, her sabah çıkışta arkamdan dualarını gönderse.

Peki, bu bir tedavi mi, bir başarı arttırma aracı mı? Bilmiyorum. Öyle olduğunu da düşündürecek pek bir kanıt yok. Peki, durum böyleyken, bugün değişik sebeplerden ötürü akademik başarısızlık yaşayan hastalarıma, “anneannenize dua okutturun, bana iyi geldi,” ya da “gelin ben anneanneme sizin için bir dua okutturayım, sizin için bir kolaylık da yaparız” deme hakkına sahip miyim?

Geçtiğimiz aylarda, otizm araştırmalarının dünya zirvesi olan IMFAR toplantısında onur ödülü alan Rapin’in konuşmasında kendisinden örnekler vererek de belirttiği gibi, “ne yazık ki, otizm tarihi bu tür başarı yanılgıları” ile doludur. Dolayısıyla, kof çıkma durumu, sadece alternatif tedaviler için geçerli değildir. Tek farkla: klasik tıp içinden gelenler, eleştiriye daha açık, kendi bulduklarının sarsılmaz doğruluğuna değil bilimsel yönteme inançlıdırlar. Yanlış yapabileceklerini kabul ederler. Kanıtlayamadıkları teorilerinden vazgeçer, ya da yeni kanıt arama yoluna giderler. Bilim eleştirebilmek, en çok da kendini eleştirebilmektir.

Bu noktada kişi olarak kendime bulduğum kusur çok; otizm alanında bilimsel bilgiyi üretme konusunda DEHB, takıntılar ya da tiklerde olduğu kadar üretken olabilirdim. Otizme ilişkin çalışmalarda, gündelik dertlerle ve çözümleriyle, klinik işlerle uğraşmaya fazla dalmış olabilirim.

Alternatif tedavilerin bilimsel yöntemlerle sınanmamış olmaları, onları sırf bu sebeple, “yanlış” ya da “kötü” yapmaz. Tedavinin uygulanana iyi gelmesine de engel değildir. Ama, bu önerilerin bir doktorun tedavi önerileri listesine girmelerini engeller. Doktor olarak tedavi önerilerimizi yaparken, iyi gelebilir ya da zararı dokunmaz ölçütlerinden başka ölçütler kullanabilmeliyiz.


Ekleme:

Bilimsel ölçütler nasıl uygulanabilir? Herhangi bir tedavi çalışmasına bilimsel bakış açısıyla yaklaştığınızda sorulabilecek bir çok sorudan bazıları:

• Tedavi verilenlerin hepsi aynı tanılarda mı, hepsinin otistik olduğundan emin miyiz?

• Yoksa, görüntüsü bir birine benzeyen ama mekanizmaları farklı rahatsızlıklar mı?

• Tanıyı koyanlar bu alanda ehliyet sahibi mi?

• Aynı tedaviyi alanlar ile almayanlar arasındaki fark nedir? Bu farkın ölçümü için tanısı kesin ve birbirinin aynı olan aynı yaş ve cinsiyet dağılımındaki iki grup hastanın paralel olarak tedavi edildikten sonra durumlarının karşılaştırılması yapılabilir.

• Tedavinin değişik dozları arasındaki farklar neler?

• Aynı tedaviyi yüz kere alanlar ile elli kere alanlar arasında ne fark doğuyor?

• En az gereken doz nedir ?

• İyileşme nasıl ölçülüyor?

• İyileşti denenler için bağımsız bir değerlendirmecinin görüşü alınıyor mu?

• Kan değerleri ya da beyin görüntüsünde tedavi öncesi ile sonrası arasında bir fark gözlendiğinde, bu farkın tedaviye bağlı olup olmadığı nasıl belirleniyor?

• İyileşme ne kadar kalıcı?

Propaganda ile bilimsel görüş arasındaki farklılıklardan bir diğeri, propaganda’nın hedef seçtiği görüşü doğru biçimde yansıtma çabası göstermeksizin, karşıt görüşün kendi amaçlarına uygun yanlarını öne çıkartarak, kısacası çarpıtarak “saldırması”dır.

Bilimsel görüş ise farklı bakış açılarının birbiriyle kıyaslanması ve artı/eksilerinin vurgulanması üzerine kuruludur. Her bilimsel makalede, araştırmanın bulgularının ne kadar mükemmel olduğunun vurgulanmasına ilişkin bir cümleye rastlayamazsınız. En az birkaç paragrafın çalışmada başarılamayanlara, eksik kalanlara ayrılmadığı bir makale ciddi bilimsel dergilerde yer bulamaz.

Ciddi olmayan bilimsel dergi olur mu? Elbette. Bu ciddiyetin güvencelerinden birisi, derginin hakem kuruludur. Kaynağı editör tarafından gizlenerek kendilerine iletilen metni değerlendiren hakemler (bu konuda çalışmaları olan bilim insanları), makaleyi kıyasıya eleştirebilir, düzeltilmesini ya da reddedilmesini önerebilirler. Bilim alanında farklı seslerin yükselmesini zorlaştırıcı yanları olabilecek bu uygulamada, bir “egemen zümre” oluşmasını önlemek için editörlerin uygulamalarından birisi, birbirinden oldukça farklı teorileri ve yayınları olan araştırmacıları hakem atamak olmaktadır.

Hakemler değerlendirmelerinde araştırmacının ne bulduğundan ziyade nasıl bulduğuna (yöntem) yoğunlaşırlar. Otizmin tedavisini bulduğunu zanneden bir çok kişinin, yöntemlerinin yanlışlığı sebebiyle dergilerde yayın yapamamaları iki ayrı sonuç getirir: bilimsel bakışı olanlar, yöntemlerini gözden geçirir, düzeltir, nerede yanlış yaptıklarını bulmaya çalışırlar.

Bilimsel bakışı olmayanlar ise, kanıtlayamadıkları tezlerini kanıtlamaya gerek duymadıklarını ifade edip, piyasaya sürer, reklama başlarlar.

* Değerli meslekdaşım ve dostum Dr Sedat Altuğ’a metne ilişkin eleştiri ve katkıları için, değerli çalışma arkadaşım Dr Ayşegül Selcen Güler’e anlatım tarzına ilişkin önerileri için teşekkür ederim.

** Öğretim üyesi, Marmara Üniversiesi Tıp Fakültesi, İstanbul ve Yale Child Study Center, New Haven; www.yankiyazgan.com

(Sayın Yazgan'ın makalesi, TOHUM Otizm Vakfı sitesinden alınmıştır)

http://www.tohumotizm.org.tr/Resim/OtizmdeMarjinalTedaviYaklasimlarininYeriVeAnlami.pdf

Otizm ve Diğer Gelişimsel Bozukluklarda Yunus Destekli Terapi: Tehlikeli bir Heves - Lori Marino & Scott O. Lilienfeld

Otizm ve Diğer Gelişimsel Bozukluklarda Yunus Destekli Terapi: Tehlikeli bir Heves

Lori Marino ve Scott O. Lilienfeld, Emory Üniversitesi, Atlanta

Amerikan Psikoloji Derneğinin 2007 tarihinde yapılan “Fahiş Fiyatlı Gelişimsel Özürlük Tedavileri” konulu toplantısında, Ohio State Üniversitesinden James Mulick ve öğrencileri, otizm tedavisindeki geçici heveslere yönelik sunumlarını ve görüşlerini bildirmişlerdir. Verdikleri mesaj, bu tedavilerin pek çoğunun yeterli bilimsel kanıt olmaksızın reklamının yapıldığıdır.

Yunus destekli tedavi nedir?

Yunus destekli özellikle olumsuz etkileri olan ve popülerliği her geçen gün artan, moda olmuş bir uygulamadır. DAT, çocuklarda ve erişkinlerde fiziksel hastalıkları özürlükler ve psikopatoloji için bir hayvan destekli tedavi biçimidir. Dünyadaki DAT tesislerinin kesin sayısı bilinmemekte, ancak bu sayı her gün artmaktadır. Uygulama genellikle hastanın esaret altındaki yunuslarla birkaç seans yüzme ve etkileşim kurmasını içermektedir. Bu seanslar genellikle el-göz koordinasyonu, bir kancaya halka geçirme gibi klasik tedavi amaçlı görevleri içermektedir. DAT’ın pek çok savunucusu etkililiğine ilişkin kapsamlı iddialar ortaya atmaktadır. Örneğin bir DAT web sitesinde “Tıp, yunus tedavisinin [DAT] sıra dışı sonuçlarını ve reçete edilen ilaçlar, insan terapisi veya diğerleri gibi klasik tedabi yöntemleriyle ilişkili olarak çığır açtığını göstermektedir” şeklinde bir iddia yer almaktadır. Yine bir başka sitede Angelman sendromu, otizm, Down sendromu, disleksi, Rett sendromu, Tay-Sachs hastalığı, Tourette hastalığı, William hastalığı gibi rahatıslıkları olan hastaların tedavi edildiği ileri sürülmektedir (www.dolphinwellness.com).

DAT tarafından tedavi edildiği iddia edilen hastalıkların listesinde ilk sırada otizm ve benzer gelişimsel bozukluklar bulunmaktadır. Eylül 2007’den bu yana “otizm ve yunus terapisi” yazı google’da arama yapıldığında 421.000’den fazla sonuçla karşılaşılmaktadır. Otizmi DAT savunucuları için bu kadar arzulanan bir hedef kılan şey nedir? Çünkü otizm (ve bununla ilişkili özürlükler) etiyolojisi temelde bilinmemektedir; DAT uygulayıcılar uyguladıkları tedavinin etkililiğine ilişkin istedikleri kadar kesinliği kanıtlanamayacak olan açıklama getirmekte serbesttir. Benzer şekilde, kesin olmayan etiyolojiden kaynaklanan belirsizlik nedeniyle, bu terapinin savunucuları DAT sonrasında meydana gelen “iyileşmeyi” bildirirken nicelenebilir ve tekrarlanabilir bulgularla sınırlanmazlar. Dahası, DAT iyi bilinen ve karizmatik bir hayvanla etkileşimi içerdiğinden çok çekici bir seçenektir. Tüm bu faktörler güçlü ancak potansiyel tehlikeye sahip bir kombinasyon meydana getirmektedir. DAT resmi olarak 1970’lerde antropolog Betsy Smith tarafından başlatılmış, aynı araştırmacı 2003 yılında bunun etkisiz ve insanları sömüren bir uygulama olduğunu açıklamıştır.

DAT, yıllar içinde ABD (özellikle Florida ve Hawaii), Meksika, İsrail, Rusya, Japonya, Çin ve Bahamalar sadece birkaçı olmak üzere, tüm dünya çapında, birçok ülkede oldukça karlı bir iş kolu haline gelmiştirDAT'ın yaygın olmasını eğlence ve turizm sektörleriyle iç içe geçmiş “yunuslarla birlikte yüzme" gibi popüler programlardan genellikle ayırt edilememesi engellemektedir.

Bu programlar gibi, DAT da gerek insanlar, gerek yunuslar için sağlık ve güvenliliğin denetlendiği herhangi bir merciinin kontrolünde değildir. Her ne kadar yunusların hastalıklar yönünden taranması mümkün olsa da, bunun için bir yasal zorunluluk yoktur. Uygulayıcılarının kanunen herhangi bir özel eğitim ve sertifikası olması gerekmeyen DAT’ın standart maliyeti kırk dakikalık 5-10 seans için ortalama $3,000 - $5,000 gibi rakamlarla aşırı derecede yüksektir (seyahat ve konaklama maliyetleri hariç).

DAT savunucuları, DAT’ın otizm ve diğer gelişimsel özürlüklerin tedavisinde iddia edilen etkililiğine ilişkin iki önemli açıklama yapmaktadırlar. Bunlardan birincisi; oldukça genel bir kanı olup, yunusların ultrason meydana getirmelerinin yardımcı olma ihtimali olan bir “doğal iyileştirme yeteneği” olduğudur. Bu iddiayı reddeden Brensing, Linke ve Todt (2003) iki DAT tesisindeki yunusların ultrasonlarını bu fikirle en küçük bir paralellik oluşturacak kadar dahi kullanmadıklarını göstermişlerdir. İkinci açıklama, daha çok otizme ve diğer gelişimsel özürlüklere ilişkindir. Bu görüşe göre, yunuslar güçlü pozitif destekleyici bir rol sergilemektedir. DAT uygulayıcıları hasta belli bir tedavi amacına ya da belli bir sözcüğü söylemek veya belli bir uyarana yanıt vermek gibi bir öğrenme hedefine eriştiğinde hastalara destek olması maksadıyla yunuslarla iletişimi sunmaktadırlar. Bu yaklaşımın en ateşli savunucularından biri de muhtemelen meslektaşlarıyla birlikte çeşitli gelişimsel özürlükleri olan çocukların tedavisinde DAT’ın etkililiğine ilişkin son derece güçlü iddialarda bulunan David Nathanson’dır (Nathanson ve ark. 1997; Nathanson, 1998). Örneğin, Nathanson “klasik uzun süreli tedaviye kıyasla, Yunus İnsan Terapisi olarak uygulanan yunus terapisi pozitif sonuçlara daha çabuk ulaşmaktadır ve maliyeti daha düşüktür (Nathanson ve ark. 1997, s90).

DAT etkili bir otizm tedavisi midir?

Jacobson, Foxx ve Mulick (2004) ve diğerleri (örn. Lilienfeld, Lynn ve Lohr, 2003) de belirttiği üzere; gelip geçici moda yaratan tedavilerin en önemli göstergelerinden birinin de, bunların popüler medyada reklamının yapılması ve hakemli, bilimsel çalışmalar tarafından desteklenmiyor oluşlarıdır. Bu durum DAT’ta da aynen geçerlidir. DAT’ın etkilerine ilişkin çok az sayıda hakemli makale yayınlanmıştır ve hatta otizm ve diğer gelişimsel bozukluklarda etkililiklerini gösteren makale sayısı daha da azdır (Lukina, 1999; Nathanson, de Castro, Friend & Mc-ahon,1997; Nathanson, 1998; Servais, 1999). Aksine, otizmi tedavi ettiğini iddia eden DAT programlarının sayısı sayılamayacak kadar fazladır. Dokuz yıl önce Nathanson ve meslektaşlarına odaklanarak o döneme ait hakemli DAT literatürünü ilişkin bir metodolojik ve kavramsal analiz (Marino & Lilienfeld, 1998) yayınladık (Nathanson ve ark. 1997; Nathanson 1998). Her iki çalışmada da, bunların bilimsel geçerliliğini baltalayacak şekilde en az on bir metodolojik zayıflık tespit ettik.

Bunların arasında en belirgin olanlar plasebo ve diğer spesifik olmayan etkilere ilişkin büyük potansiyel, medikal öykü olayları (tedavi seansları dışında meydana gelen olaylar) ve ortalamaya doğru gerileme olup; bunların tümü deneysel kontrollerin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Dahası, bildirilen sonuçları elde etmek için, çok daha basit ve az kapsamlı destekleyicilerin yerine, salt yunuslarla etkileşimin gerekli olduğuna ilişkin kanıt da bulamadık. Beş yıl sonra Humphries (2003) benzer bir eleştirel inceleme yayınlamıştır. Özürlüğü olan çocuklarla yapılan altı DAT çalışmasını incelemiş ve altısının da kritik deneysel kontrollerden yoksun olduğunu ve çoklu tedavi etkisi, medikal öykü ve yenilik etkileri gibi geçerliliğe yönelik tehditleri yeterince elimine etmediğini bulmuştur. Son olarak, ilk incelememizden bu yana DAT ve otizmle ilgili olarak yayınlanmış iki çalışmayı (Lukina, 1999; Servais, 1999) inceleyen bir başka metodolojik DAT literatürü incelemesiyle konuyu tekrar ele aldık (Marino & Lilienfeld, 2007). Yine, bu çalışmaların da metodolojik anlamda çok eksik olduklarını tespit ettik ve talep özellikleri dahil olmak üzere yapısal ve dahili geçerliliğe yönelik on üç tehdit tespit ettik; ayrıca incelediğimiz beş çalışmanın tümünde yapısal karışıklığa neden olan ve spesifik olmayan (örn. plasebo, yenilik) etkiler olduğunu gördük. “DAT’ın kamuoyuna yönelik kapsamlı reklamlarına rağmen; herhangi bir psikolojik rahatsızlığın temel semptomlarında kalıcı iyileşmeler sağladığına yönelik bulgu olmadığı" sonucuna vardık (p. 248).

Zararı nedir?

DAT iddia ettiği yararları sağlamıyor dahi olsa, zararı nedir diye sorulabilir. Dahası yunuslarla yüzmek otistik çocuklar da dahil olmak üzere, tüm çocuklar için pozitif bir deneyim olmaz mı? Bunun cevabının “Hayır” olmasının üç temel nedeni vardır: İlki, DAT programlarının katılımcılarını fiziksel yaralanma (Frohoff & Packard 1995; Samuels & Spradlin 1995; Webster, Neil, & Madden 1998) ve enfeksiyon ve parazit bulaşması (Geraci & Ridgway, 1991) riskine attığına dair pekçok kanıt mevcuttur. İkincisi, DAT otistik çocukların hassas ebeveynlerinin anlaşılabilir umutlarını sömürmektedir. Aileler bu işe yaradığı doğrulanmamış tedaviye oldukça yüksek fiyatlar ödemekle kalmayıp, aynı zamanda DAT'a yaptıkları manevi ve maddi yatırımdan dolayı daha etkili tedavilerden vazgeçebilirler ("fırsat maliyeti", bkz. Lilienfeld ve ark. 2003). Üçüncüsü, DAT sektörü yunuslar için çok önemli zararlara neden olmaktadır. Bu etkiler artan stres ve hastalık, erken ölüm ve vahşi ortamından DAT için alınan yunusların korunmasına ilişkin potansiyel zararı olan etkilerdir (Whale and Dolphin Conservation Society/Balinaları ve Yunusları Koruma Derneği, 2006). Amerikan Ulusal Deniz Balıkçığı Servisi “canlı yakalama operasyonlarında vahşi ortamdan alınarak sürekli esaret altında tutulan hayvanlar alınan toplam hayvanların sadece belli bir kısmını oluşturmaktadır [Amerikan kanunlarına göre “almak” öldürmek, yaralamak veya zarar vermek olarak kullanılmaktadır.](NMFS 1989, p. 33). Yunuslar, sevilen hayvanlar oldukları için DAT için bu hayvanları toplayanlar, bu sevimsiz gerçeklerin faillerini nadiren bildirmektedir.

Sonuç olarak DAT için kesin veya en azından bu uygulamanın yararlı olduğunu düşündürecek bir bilimsel destek söz konusu değildir. Otizm veya diğer gelişimsel özürlüğü olan çocukların ebeveynleri, DAT’ın etkililiğine ilişkin kanıt olmadığının ve bu geçici moda niteliğindeki tedavinin etkisiz olduğunun bilincinde olmalıdırlar.

Referanslar

Brensing, K., Linke, K. & Todt, D. (2003).Can dolphins heal by ultrasound. Journal of

Theoretical Biology, 225, 99–105.

Frohoff, T. G. & Packard, J. M. (1995).Interactions between humans and free-ranging

and captive bottlenose dolphins.Anthrozoos 8, 44–54.

Geraci, J. R. & Ridgway, S. H. (1991).On disease transmission between cetaceans

and humans.Marine Mammal Science 7, 191–194.

Humphries, T. L. (2003).Effectiveness of

dolphin-assisted therapy as a behavioral

intervention for young children with disabilities.

Bridges:Practice-Based Research

Synthesis 1, 1–9.

Jacobson, J.W., Foxx , R.M. & Mulick, J.A.

(2005) (Eds.).Controversial therapies for

developmental disabilities:Fad, fashion,

and science in professional practice.Hillsdale,

NJ:Lawrence Erlbaum Associates.

Lilienfeld, S. O., Lynn, S. J., & Lohr, J. M. (2003).

Science and pseudoscience in clinical

psychology.New York: Guilford.

Lukina, L. N. (1999).Influence of dolphin-assisted

therapy sessions on the functional

state of children with psychoneurological

symptoms of diseases.Human Physiology

25, 676–679.

Marino, L., & Lilienfeld, S. (2007) Dolphin assisted

therapy:More flawed data, more

flawed conclusions.Anthrozoos 20,

239-249.

Marino, L., & Lilienfeld, S. (1998) Dolphin-assisted

therapy:flawed data, flawed conclusions.

Anthrozoos, 11, 194-199.

Nathanson, D. E. (1998).Long-term effectiveness

of dolphin-assisted therapy for children

with severe disabilities.Anthrozoos,

11, 22-32.

Nathanson, D. E., de Castro, D., Friend, H., &

McMahon, M. (1997).Effectiveness of

short-term dolphin-assisted therapy for

children with severe disabilities.Anthrozoos,

10, 90-100.

National Marine Fisheries Service.1989. Permit

Policies and Procedures for Scientific

Research and Public Display under the

Marine Mammal Protection Act and the

Endangered Species Act:A Discussion

Paper.Office of Protected Resources and

Habitat Program, Silver Spring, MD.

Samuels, A. & Spradlin, T. (1995).Quantitative

behavioral study of bottlenose dolphins

in swim-with-the-dolphin programs in the

United States.Marine Mammal Science

1, 520–544.

Servais, V. (1999).Some comments on context

embodiment in zootherapy:the case of the

Autodolfijn project.Anthrozoos 12, 5–15.

Webster, L. S., Neil, D. T. & Madden, C. A.

(1998). Dolphin-initiated inter- and intraspecific

contact and aggression during

provisioning at Tangalooma.Special Topic

report, Department of Geographical Sciences

and Planning and School of Marine

Science, The University of Queensland.

Whale and Dolphin Conservation Society.

(2006). Driven by Demand

 

Kaynak: http://www.apa.org/divisions/div33/docs%5C33-2.pdf

Yeni bilimsel makale: Kronik stres tutsak orkaların hastalanmalarına ve erken ölümlerine yol açıyor

Yeni bir bilimsel araştırma, gösteri merkezlerinde ve tematik parklarda tutulan orkalarda görülen hastalıkların ve erken (prematüre) ölümlerin nedeninin, esaret altında yaşadıkları yoğun stres olduğunu ortaya koydu. 

25 Haziran 2019 - Katil balina (Orcinus orca) olarak da bilinen orkaların esaret altında iyi bir hayat yaşamadığı artık bilinen bir gerçek. Doğal yaşam ortamlarında sürüleriyle kilometrelerce seyahat eden ve avlanma, yavruların bakımı gibi konularda birbirlerine destek olan bu deniz memelileri, esaret altındayken bağışıklık sistemlerinin gün geçtikçe zayıflaması nedeniyle pek çok enfeksiyona maruz kalıyor. Tutsak orkalar aynı zamanda kendine zarar verme (self-mutilation), halsizlik ve ajitasyon gibi aşırı stresle bağlantılı davranışlar gösteriyorlar. 

Journal of Veterinary Behavior adlı dergide yayınlanan yeni makale, bu ve buna benzer sağlık sorunlarını tek bir temel nedenle ilişkilendiriyor: Kronik stres. 

Makalenin yazarlarından biri olan ve Whale Sanctuary Project adlı balina koruma programında görev yapan biyolog Dr. Lori Marino, “Orkalar deniz parklarında hayatını kaybettiğinde, deniz parklarının sahipleri veya işletmecileri bu ölümlerin beklenmedik olduğunu veya ölümlere şaşırdıklarını söylüyorlar; bu ölümlerle esaret arasında herhangi bir bağlantı olmadığını kanıtlamak için hemen mesajlar hazırlanıp kamuoyunun dikkatine sunuluyor. Fakat bu makale, diğer bilimsel yayınlar gibi, gerçeklerin hiç de böyle olmadığını ortaya koyuyor. Kronik stres kaynaklı sağlık sorunlarıyla kolaylıkla açıklanabilen bu ölümler artık hiç kimse için bir gizem değil. Esaret altındaki genç bir orka beton havuzlardan birinde hayatını kaybettiğinde şaşırmamalıyız çünkü nedenini çok iyi biliyoruz," diyor. 

Bilimsel çalışma kapsamında farklı disiplinlerde uzmanlaşan bilim insanları bir araya gelerek esaret altındaki orkaların sağlık sorunlarını ve yaşam şartlarını ortaya koyan mevcut bilimsel yayınları inceledi. Çalışmanın odak noktası, bir hayvanın bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkilediği bilinen kronik stresin memeliler üzerindeki kanıtlanmış etkileriydi. Dr. Marino "yeni yayın sayesinde, bugüne kadar ayrı ayrı yayınlanmış çeşitli bilimsel makaleleri bir bütün olarak sunduklarını ve esaret altındaki orkaların gerçekte neler yaşadığına dair tutarlı bir çerçeve oluşturduklarını" vurguluyor. 

Araştırma ekibi, kronik stres hormonlarının bu hayvanların bağışıklık sistemlerine ve beyinlerine nasıl zarar verdiğini anlamak için birbiriyle bağlantılı beş faktörü inceledi: 

1. Bunlardan ilki özgürlüklerinden alıkonmuş olmaları. Yunus parklarında ve tematik akvaryumlarda havuzlar veya içinde tutuldukları çevresi kapalı alanlar, orkaların en temel ihtiyaçları için bile yeterince geniş veya derin değil. Oldukça büyük ve hareketli olan bu deniz memelileri, havuzlarda veya kapalı deniz alanlarında özgürce ve gerektiği gibi hareket edemiyor, yüzemiyor. Bu da tekrarlayan ve tuhaf davranışlar göstermelerine neden oluyor. 

2. İkincisi, orkaların sürekli olarak duyusal örselenmeye maruz bırakılmaları. Özellikle ses ve yankılanmayla bağlantılı (akustik) rahatsızlık veren faktörler orkaları olumsuz etkiliyor. Çoğunlukla bu hayvanlar havai fişek, ziyaretçilerin sesleri, inşaat ve filtreleme sistemlerinden gelen daimi seslerden zarar görüyorlar. Beton havuzlar bu yıkıcı etkiyi daha da katlanılamaz hale getiriyor. 

3. Bir diğer faktör ise sosyal stres. Tutsak orkalar, esaret altındayken maruz bırakıldıkları rahatsızlık veren faktörler nedeniyle diğer orkalarla normal ilişkiler geliştiremiyorlar. Özellikle anne ve yavrusu arasındaki bağ zarar gördüğü için, anne bakımı gerektiği gibi yapılamıyor. 

4. Dördüncü faktör olarak öğrenilmiş çaresizlik hissine vurgu yapılıyor. Orkalar insana bağımlı hale geldiği ve hayatlarını bağımsız bir şekilde idame ettiremedikleri için öğrenilmiş çaresizlik hissine hapsoluyorlar. Bu da kendini depresyon, motivasyon eksikliği, öğrenme zorluğu, yeme bozuklukları ve zayıflamış bağışıklık sistemi olarak karşımıza çıkıyor. 

5. Son olarak yoğun bıkkınlık ve can sıkıntısı öne çıkıyor. Son derece zeki ve duygusal olan bu hayvanlar, tıpkı yunuslar ve diğer deniz memelileri gibi, çevrelerindeki uyaranların (canlanmaya teşvik edici unsurların) yetersiz olması nedeniyle depresyona sürükleniyor, hareketsizliğe alışıyor, kolaylıkla saldırganlaşabiliyor ve endişe halinden kurtulamıyor. 

Tüm bu faktörler göz önünde bulundurulduğunda, tutsak hayvanların esaret altında ömürlerinin kısalmasına ve sürekli hasta olmalarına şaşırmamak gerekiyor. 

Dr. Marino, orkaların zeki olmaları nedeniyle esaret altında yaşamaya uyum sağlayabilecekleri tezini öne sürenlere karşı net bir yanıt veriyor ve araştırma ekibinin tam tersi bir bulguya ulaştığını belirtiyor. 

“Orkalar, yunuslar ve balinalar gibi tematik akvaryumlarda ve gösteri merkezlerinde maruz bırakıldıkları strese karşı çok daha savunmasızlar çünkü bilişsel karmaşıklıkları son derece yüksek.

Bilişsel karmaşıklık, bu bireylerin ihtiyaçlarının da oldukça karmaşık olduğu anlamına gelir. Bu ihtiyaçlar ise yapay ortamlarda karşılanamayacak düzeydedir. Kronik sıkıntı ve bıkkınlık, kronik stresin ve sağlık sorunlarının en belirgin nedenlerinden biri. Zihinsel ve duygusal kapasiteleri oldukça yüksek olan yunuslar ve balinalar, esaret altında yaşadıkları kronik sıkıntının olumsuz etkilerine karşı çok daha zayıflar." 

Dr. Marino, tutsak orkaların özgür orkalardan daha iyi ve sağlıklı bir yaşam sürdüklerini iddia edenlere karşı da tartışma götürmez bir gerçekle cevap veriyor. 

“Bu hayvanlar milyonlarca yıl önce açık deniz ve okyanuslarda evrimleştiler; besin bulma ve yaşam alanlarındaki tehditlerden uzaklaşma gibi temel ihtiyaçlarını gidermek için uzun mesafeler kat ederek sürüleriyle yüzdüler. Deniz parklarında, akvaryumlarda ve gösteri merkezlerinde bunları yapmalarına izin verilmediği için sürekli acı çekiyorlar. Orkalar, doğal yaşam ortamlarındaki stres faktörlerine uyum sağlayabiliyorlar, fakat bu parklardaki stres faktörlerine hiçbir şekilde uyum sağlayamıyorlar. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak..."

Marino bu bilimsel çalışmayla amaçlarının deniz parklarına saldırmak olmadığının, daha çok "esaret altındaki orkalara dair bilimsel ve gözleme dayalı yaklaşımı aktarmak" olduğunun altını çiziyor ve ekliyor: "Orkalar, sosyal bağları güçlü olan diğer tüm hayvanlar gibi kafeslerde veya beton havuzlarda tutulamaz."

Kaynak: iflscience & gizmodo

Çeviri & Derleme: Yunuslara Özgürlük Platformu 


Makalenin tamamını bu bağlantıdan okuyabilirsiniz. İlgili haber ve makalelere ise aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz. 

Yunus Terapisi - "Otizm ve Diğer Gelişimsel Bozukluklarda Yunus Destekli Terapi: Tehlikeli bir Heves" - Lori Marino & Scott O. Lilienfeld

Otizm ve Diğer Gelişimsel Bozukluklarda Yunus Destekli Terapi: Tehlikeli bir Heves

Lori Marino ve Scott O. Lilienfeld, Emory Üniversitesi, Atlanta

Amerikan Psikoloji Derneğinin 2007 tarihinde yapılan “Fahiş Fiyatlı Gelişimsel Bozukluk Tedavileri” konulu toplantısında, Ohio State Üniversitesinden James Mulick ve öğrencileri, otizm tedavisindeki geçici heveslere yönelik sunumlarını ve görüşlerini bildirmişlerdir. Verdikleri mesaj, bu tedavilerin pek çoğunun yeterli bilimsel kanıt olmaksızın reklamının yapıldığıdır.

Yunus destekli tedavi nedir?

Yunus destekli özellikle olumsuz etkileri olan ve popülerliği her geçen gün artan, moda olmuş bir uygulamadır. DAT, çocuklarda ve erişkinlerde fiziksel hastalıkları özürlükler ve psikopatoloji için bir hayvan destekli tedavi biçimidir. Dünyadaki DAT tesislerinin kesin sayısı bilinmemekte, ancak bu sayı her gün artmaktadır. Uygulama genellikle hastanın esaret altındaki yunuslarla birkaç seans yüzme ve etkileşim kurmasını içermektedir. Bu seanslar genellikle el-göz koordinasyonu, bir kancaya halka geçirme gibi klasik tedavi amaçlı görevleri içermektedir. DAT’ın pek çok savunucusu etkililiğine ilişkin kapsamlı iddialar ortaya atmaktadır. Örneğin bir DAT web sitesinde “Tıp, yunus tedavisinin [DAT] sıra dışı sonuçlarını ve reçete edilen ilaçlar, insan terapisi veya diğerleri gibi klasik tedabi yöntemleriyle ilişkili olarak çığır açtığını göstermektedir” şeklinde bir iddia yer almaktadır. Yine bir başka sitede Angelman sendromu, otizm, Down sendromu, disleksi, Rett sendromu, Tay-Sachs hastalığı, Tourette hastalığı, William hastalığı gibi rahatıslıkları olan hastaların tedavi edildiği ileri sürülmektedir (www.dolphinwellness.com).

DAT tarafından tedavi edildiği iddia edilen hastalıkların listesinde ilk sırada otizm ve benzer gelişimsel bozukluklar bulunmaktadır. Eylül 2007’den bu yana “otizm ve yunus terapisi” yazı google’da arama yapıldığında 421.000’den fazla sonuçla karşılaşılmaktadır. Otizmi DAT savunucuları için bu kadar arzulanan bir hedef kılan şey nedir? Çünkü otizm (ve bununla ilişkili özürlükler) etiyolojisi temelde bilinmemektedir; DAT uygulayıcılar uyguladıkları tedavinin etkililiğine ilişkin istedikleri kadar kesinliği kanıtlanamayacak olan açıklama getirmekte serbesttir. Benzer şekilde, kesin olmayan etiyolojiden kaynaklanan belirsizlik nedeniyle, bu terapinin savunucuları DAT sonrasında meydana gelen “iyileşmeyi” bildirirken nicelenebilir ve tekrarlanabilir bulgularla sınırlanmazlar. Dahası, DAT iyi bilinen ve karizmatik bir hayvanla etkileşimi içerdiğinden çok çekici bir seçenektir. Tüm bu faktörler güçlü ancak potansiyel tehlikeye sahip bir kombinasyon meydana getirmektedir. DAT resmi olarak 1970’lerde antropolog Betsy Smith tarafından başlatılmış, aynı araştırmacı 2003 yılında bunun etkisiz ve insanları sömüren bir uygulama olduğunu açıklamıştır.

DAT, yıllar içinde ABD (özellikle Florida ve Hawaii), Meksika, İsrail, Rusya, Japonya, Çin ve Bahamalar sadece birkaçı olmak üzere, tüm dünya çapında, birçok ülkede oldukça karlı bir iş kolu haline gelmiştirDAT'ın yaygın olmasını eğlence ve turizm sektörleriyle iç içe geçmiş “yunuslarla birlikte yüzme" gibi popüler programlardan genellikle ayırt edilememesi engellemektedir.

Bu programlar gibi, DAT da gerek insanlar, gerek yunuslar için sağlık ve güvenliliğin denetlendiği herhangi bir merciinin kontrolünde değildir. Her ne kadar yunusların hastalıklar yönünden taranması mümkün olsa da, bunun için bir yasal zorunluluk yoktur. Uygulayıcılarının kanunen herhangi bir özel eğitim ve sertifikası olması gerekmeyen DAT’ın standart maliyeti kırk dakikalık 5-10 seans için ortalama $3,000 - $5,000 gibi rakamlarla aşırı derecede yüksektir (seyahat ve konaklama maliyetleri hariç).

DAT savunucuları, DAT’ın otizm ve diğer gelişimsel özürlüklerin tedavisinde iddia edilen etkililiğine ilişkin iki önemli açıklama yapmaktadırlar. Bunlardan birincisi; oldukça genel bir kanı olup, yunusların ultrason meydana getirmelerinin yardımcı olma ihtimali olan bir “doğal iyileştirme yeteneği” olduğudur. Bu iddiayı reddeden Brensing, Linke ve Todt (2003) iki DAT tesisindeki yunusların ultrasonlarını bu fikirle en küçük bir paralellik oluşturacak kadar dahi kullanmadıklarını göstermişlerdir. İkinci açıklama, daha çok otizme ve diğer gelişimsel özürlüklere ilişkindir. Bu görüşe göre, yunuslar güçlü pozitif destekleyici bir rol sergilemektedir. DAT uygulayıcıları hasta belli bir tedavi amacına ya da belli bir sözcüğü söylemek veya belli bir uyarana yanıt vermek gibi bir öğrenme hedefine eriştiğinde hastalara destek olması maksadıyla yunuslarla iletişimi sunmaktadırlar. Bu yaklaşımın en ateşli savunucularından biri de muhtemelen meslektaşlarıyla birlikte çeşitli gelişimsel özürlükleri olan çocukların tedavisinde DAT’ın etkililiğine ilişkin son derece güçlü iddialarda bulunan David Nathanson’dır (Nathanson ve ark. 1997; Nathanson, 1998). Örneğin, Nathanson “klasik uzun süreli tedaviye kıyasla, Yunus İnsan Terapisi olarak uygulanan yunus terapisi pozitif sonuçlara daha çabuk ulaşmaktadır ve maliyeti daha düşüktür (Nathanson ve ark. 1997, s90).

DAT etkili bir otizm tedavisi midir?

Jacobson, Foxx ve Mulick (2004) ve diğerleri (örn. Lilienfeld, Lynn ve Lohr, 2003) de belirttiği üzere; gelip geçici moda yaratan tedavilerin en önemli göstergelerinden birinin de, bunların popüler medyada reklamının yapılması ve hakemli, bilimsel çalışmalar tarafından desteklenmiyor oluşlarıdır. Bu durum DAT’ta da aynen geçerlidir. DAT’ın etkilerine ilişkin çok az sayıda hakemli makale yayınlanmıştır ve hatta otizm ve diğer gelişimsel bozukluklarda etkililiklerini gösteren makale sayısı daha da azdır (Lukina, 1999; Nathanson, de Castro, Friend & Mc-ahon,1997; Nathanson, 1998; Servais, 1999). Aksine, otizmi tedavi ettiğini iddia eden DAT programlarının sayısı sayılamayacak kadar fazladır. Dokuz yıl önce Nathanson ve meslektaşlarına odaklanarak o döneme ait hakemli DAT literatürünü ilişkin bir metodolojik ve kavramsal analiz (Marino & Lilienfeld, 1998) yayınladık (Nathanson ve ark. 1997; Nathanson 1998). Her iki çalışmada da, bunların bilimsel geçerliliğini baltalayacak şekilde en az on bir metodolojik zayıflık tespit ettik.

Bunların arasında en belirgin olanlar plasebo ve diğer spesifik olmayan etkilere ilişkin büyük potansiyel, medikal öykü olayları (tedavi seansları dışında meydana gelen olaylar) ve ortalamaya doğru gerileme olup; bunların tümü deneysel kontrollerin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Dahası, bildirilen sonuçları elde etmek için, çok daha basit ve az kapsamlı destekleyicilerin yerine, salt yunuslarla etkileşimin gerekli olduğuna ilişkin kanıt da bulamadık. Beş yıl sonra Humphries (2003) benzer bir eleştirel inceleme yayınlamıştır. Özürlüğü olan çocuklarla yapılan altı DAT çalışmasını incelemiş ve altısının da kritik deneysel kontrollerden yoksun olduğunu ve çoklu tedavi etkisi, medikal öykü ve yenilik etkileri gibi geçerliliğe yönelik tehditleri yeterince elimine etmediğini bulmuştur. Son olarak, ilk incelememizden bu yana DAT ve otizmle ilgili olarak yayınlanmış iki çalışmayı (Lukina, 1999; Servais, 1999) inceleyen bir başka metodolojik DAT literatürü incelemesiyle konuyu tekrar ele aldık (Marino & Lilienfeld, 2007). Yine, bu çalışmaların da metodolojik anlamda çok eksik olduklarını tespit ettik ve talep özellikleri dahil olmak üzere yapısal ve dahili geçerliliğe yönelik on üç tehdit tespit ettik; ayrıca incelediğimiz beş çalışmanın tümünde yapısal karışıklığa neden olan ve spesifik olmayan (örn. plasebo, yenilik) etkiler olduğunu gördük. “DAT’ın kamuoyuna yönelik kapsamlı reklamlarına rağmen; herhangi bir psikolojik rahatsızlığın temel semptomlarında kalıcı iyileşmeler sağladığına yönelik bulgu olmadığı" sonucuna vardık (p. 248).

Zararı nedir?

DAT iddia ettiği yararları sağlamıyor dahi olsa, zararı nedir diye sorulabilir. Dahası yunuslarla yüzmek otistik çocuklar da dahil olmak üzere, tüm çocuklar için pozitif bir deneyim olmaz mı? Bunun cevabının “Hayır” olmasının üç temel nedeni vardır: İlki, DAT programlarının katılımcılarını fiziksel yaralanma (Frohoff & Packard 1995; Samuels & Spradlin 1995; Webster, Neil, & Madden 1998) ve enfeksiyon ve parazit bulaşması (Geraci & Ridgway, 1991) riskine attığına dair pekçok kanıt mevcuttur. İkincisi, DAT otistik çocukların hassas ebeveynlerinin anlaşılabilir umutlarını sömürmektedir. Aileler bu işe yaradığı doğrulanmamış tedaviye oldukça yüksek fiyatlar ödemekle kalmayıp, aynı zamanda DAT'a yaptıkları manevi ve maddi yatırımdan dolayı daha etkili tedavilerden vazgeçebilirler ("fırsat maliyeti", bkz. Lilienfeld ve ark. 2003). Üçüncüsü, DAT sektörü yunuslar için çok önemli zararlara neden olmaktadır. Bu etkiler artan stres ve hastalık, erken ölüm ve vahşi ortamından DAT için alınan yunusların korunmasına ilişkin potansiyel zararı olan etkilerdir (Whale and Dolphin Conservation Society/Balinaları ve Yunusları Koruma Derneği, 2006). Amerikan Ulusal Deniz Balıkçığı Servisi “canlı yakalama operasyonlarında vahşi ortamdan alınarak sürekli esaret altında tutulan hayvanlar alınan toplam hayvanların sadece belli bir kısmını oluşturmaktadır [Amerikan kanunlarına göre “almak” öldürmek, yaralamak veya zarar vermek olarak kullanılmaktadır.](NMFS 1989, p. 33). Yunuslar, sevilen hayvanlar oldukları için DAT için bu hayvanları toplayanlar, bu sevimsiz gerçeklerin faillerini nadiren bildirmektedir.

Sonuç olarak DAT için kesin veya en azından bu uygulamanın yararlı olduğunu düşündürecek bir bilimsel destek söz konusu değildir. Otizm veya diğer gelişimsel özürlüğü olan çocukların ebeveynleri, DAT’ın etkililiğine ilişkin kanıt olmadığının ve bu geçici moda niteliğindeki tedavinin etkisiz olduğunun bilincinde olmalıdırlar.

Referanslar

Brensing, K., Linke, K. & Todt, D. (2003).Can dolphins heal by ultrasound. Journal of Theoretical Biology, 225, 99–105.

Frohoff, T. G. & Packard, J. M. (1995).Interactions between humans and free-ranging and captive bottlenose dolphins.Anthrozoos 8, 44–54.

Geraci, J. R. & Ridgway, S. H. (1991).On disease transmission between cetaceans and humans.Marine Mammal Science 7, 191–194.

Humphries, T. L. (2003).Effectiveness of dolphin-assisted therapy as a behavioral intervention for young children with disabilities. Bridges:Practice-Based Research Synthesis 1, 1–9.

Jacobson, J.W., Foxx , R.M. & Mulick, J.A. (2005) (Eds.).Controversial therapies for developmental disabilities:Fad, fashion,and science in professional practice.Hillsdale, NJ:Lawrence Erlbaum Associates.

Lilienfeld, S. O., Lynn, S. J., & Lohr, J. M. (2003). Science and pseudoscience in clinical psychology.New York: Guilford.

Lukina, L. N. (1999).Influence of dolphin-assisted therapy sessions on the functional state of children with psychoneurological symptoms of diseases.Human Physiology 25, 676–679.

Marino, L., & Lilienfeld, S. (2007) Dolphin assisted therapy:More flawed data, more flawed conclusions.Anthrozoos 20,239-249.

Marino, L., & Lilienfeld, S. (1998) Dolphin-assisted therapy:flawed data, flawed conclusions. Anthrozoos, 11, 194-199.

Nathanson, D. E. (1998).Long-term effectiveness of dolphin-assisted therapy for children with severe disabilities.Anthrozoos, 11, 22-32.

Nathanson, D. E., de Castro, D., Friend, H., & McMahon, M. (1997).Effectiveness of short-term dolphin-assisted therapy for children with severe disabilities.Anthrozoos, 10, 90-100.

National Marine Fisheries Service.1989. Permit Policies and Procedures for Scientific Research and Public Display under the Marine Mammal Protection Act and the Endangered Species Act:A Discussion Paper.Office of Protected Resources and Habitat Program, Silver Spring, MD. Samuels, A. & Spradlin, T. (1995).Quantitative behavioral study of bottlenose dolphins in swim-with-the-dolphin programs in the United States.Marine Mammal Science 1, 520–544.

Servais, V. (1999).Some comments on context embodiment in zootherapy:the case of the Autodolfijn project.Anthrozoos 12, 5–15.

Webster, L. S., Neil, D. T. & Madden, C. A. (1998). Dolphin-initiated inter- and intraspecific contact and aggression during provisioning at Tangalooma.Special Topic report, Department of Geographical Sciences and Planning and School of Marine Science, The University of Queensland. Whale and Dolphin Conservation Society. (2006). Driven by Demand

Kaynak: http://www.apa.org/divisions/div33/docs%5C33-2.pdf

Yunus Terapisi - "Overview of the National Autism Center’s National Standards Report: An Update on 'Best Practices'" - Richard J. Cowan

Overview of the National Autism Center’s National Standards Report: An Update on “Best Practices” Richard J. Cowan, Ph.D., NCSP Kent State University

* Yunus terapisi (DAT - dolphin assisted therapy), at terapisi ile birlikte aynı kategoride, "tartışmalı müdahaleler/tedaviler" başlığı altında yer almaktadır. DAT, ne kanıta dayalı tedaviler, ne de umut vadeden tedaviler arasında yer almaktadır. 

Kaynak

Evidence-Based Interventions

* Questionable Vs. Promising

* National Standards

* "Best Practices"

Approaches to Intervention

* Attitudes, values, and beliefs shape our approach to working with children who demonstrate disruptive behaviors.

* Our approach to working with children is also influenced by what we know about various schools of thought about behavior explanations (e.g., psychodynamic vs. behavioral)

* Psychodynamic/Psychoanalytic

- Relates back to childhood

- Couch therapy

* Medical/Biological

- Prescriptions

- Over the counter agents

* Behavioral/Educational

- Arranging antecedents and consequences

* Comprehensive Approach

How to Determine the Best Approach

* Start with evidence-based interventions

- Research shows the treatment made a statistically significantchange in children’s behavior—statistically significant vs. clinically significant

- Find evidence-based practices in professional journals or ask experts—but ask experts to tell you what the research shows about the effectiveness of the intervention.

Levels of Research/Evidence of Effectiveness

* Questionable interventions

- Although there is a clear lack of scientific evidence, these interventions continue to be promoted

* Promising interventions

- There exists some research to support the effectiveness of these interventions; however, we still need to approach them with caution and make sure they are applicable to this child in this situation

Questionable Interventions

- Psychoanalysis

- Sensory Integration Therapy

- Auditory Integration Therapy

- Equestrian Therapy

- Dolphin Therapy

- Holding Therapy

- Options Therapy

- Rapid Prompting

- Neurological Reprogramming

- Social Stories

- Sensory Diets

- Floor Time (Greenspan)

- Diets/Vitamins/Supplements

- Chelation Therapy (removing toxins)

- Recreational Therapies: Aquatic, Art, Music, etc.

- Relationship Development Intervention (RDI): Focuses on transition, relaxation and flow

Refuted Intervention: Facilitated Communication

Promising Interventions

* Applied Behavior Analysis (ABA)

- Positive Reinforcement

- Negative Reinforcement

- Differential Reinforcement: Planned Ignoring + Positive Reinforcement

- Token Economy Systems

- Discrete trial training

- Thousands of studies demonstrating efficacy of ABA-based interventions for individuals with disruptive behavior (Maurice, Green, & Luce, 1996, 2001)

Promising Interventions

* Discrete Trial Training

- Not just Lovaas (analog) discrete trial training

- There exists a range of evidence-based approaches to DTT (Analog –Naturalistic)

- Naturalistic approaches to DTT have proven equally effective as analog approached + In addition, generalization and spontaneity are enhanced, as compared to analog approaches alone Promising Interventions

* Educational Interventions

- TEACCH (Teaching and Education of Autistic and related Communication handicapped Children)

- PECS (Picture Exchange Communication System)

* Comprehensive Programs

- Learning Experiences: An Alternative Program for Preschoolers and Parents (LEAP)

- Denver Health Sciences Program

* Medical Interventions

- Think about the implications of medical interventions as a ―ready to learn process Medical Interventions

- Stimulants, SSRI’s, and other classes of medication

- These are helpful for TREATING SYMPTOMS

- Each medicine targets a specific symptom/set of symptoms; however, there is no cure for autism!

- What is our role in medical intervention? Making sure the child takes his/her medication to maximize performance in the classroom + Monitoring the symptoms associated with the medication to help make decisions about the effectiveness of meds + Making certain that you view medication as one component in a comprehensive approach to education

Recommended Practice

National Research Council (2001)

Effective preschool programs for children with ASD include:

- Entry into intervention programs as soon as the diagnosis is suspected,

- Active engagement in intensive instructional programming for a minimum of the equivalent of a full school day, 5 days a week (at least 25 hours a week), with full year programming varied according to the child’s chronological age and developmental level,

- Repeated, planned teaching opportunities generally organized around relatively brief periods of time for the youngest of children (e.g., 15-20 minute intervals), including sufficient amounts of adult attention in one-on-one and very small group instruction to meet individualized goals, Recommended Practice National Research Council (2001) (continued)

- Inclusion of a family component, including parent training,

- Low student/teacher ratios (no more than two young children with ASD per adult in the classroom), and

- Mechanisms for ongoing program evaluation and assessment of individualized children’s progress, with results translated into adjustments in programming (p. 175)

http://www.nationalacademies.org/nrc/

http://www4.nationalacademies.org/news.nsf/isbn/0309075777?OpenDocument

Additional Recommendations

National Research Council (2001)

- Sufficient individual attention every day so that Individual Family Service Plan (IFSP) and Individualized Education Program (IEP) objectives may be addressed with adequate intensity

- Successful interactions with typically-developing children

- Instruction in the areas of functional spontaneous communication, social interaction, play skills, and cognitive skills taught in a manner to facilitate generalization, proactive and effective approaches to challenging behavior, and functional academic skills

Evidence-Based Interventions

* Questionable Vs. Promising

* National Standards Project

* "Best Practices"

National Standards Project (NSP)

(National Autism Center, 2009)

* The major goal of the NSP is to serve as a single guide for parents, caregivers, educators, and service providers

* Additionally, the NSP aims to:

- Provide the strength of evidence supporting educational and behavioral treatments that target core characteristics

- Describe the age, diagnosis, and skills/behaviors targeted for improvement associated with treatment options

- Identify the limitations of the current body of research on autism treatment

- Offer recommendations for engaging in evidence-based practice for ASD

What is the purpose of the National Standards Project?

* To identify the level of research support currently available for educational and behavioral interventions used with individuals with ASD (up to age 22).

* To help families, educators, and service providers understand how to integrate critical information in making treatment decisions.

* To identify limitations of the existing research involving individuals with ASD. (NAC, 2009)

Findings: Three Levels of Evidence

* "Established" (total of 11 treatments)

- Produce beneficial outcomes

- Known to be effective for individuals on the autism spectrum

- Overwhelming majority of these interventions were developed in the behavioral literature (e.g., applied behavior analysis, behavioral psychology, and positive behavior support).

* "Emerging" (total of 22 treatments)

- Have some evidence of effectiveness, but not enough for us to be confident that they are truly effective * "Unestablished" (total of 5 treatments)

- There is no sound evidence of effectiveness (NAC, 2009)

Established

- Antecedent Package (99 Studies)

- Behavioral Package (231 Studies)

- Comprehensive Behavioral Treatment for Young Children (22 Studies)

- Joint Attention Intervention (6 Studies)

- Modeling (50 Studies)

- Naturalistic Teaching Strategies (32 Studies)

- Peer Training Package (33 Studies)

- Pivotal Response Treatment (14 Studies)

- Schedules (12 Studies)

- Self-Management (21 Studies)

- Story-Based Intervention Package (21 studies) (NAC, 2009)

Antecedent Package

* The modification of situational events that typically precede the occurrence of a target behavior

* Alterations are made to increase the likelihood of success or reduce the likelihood of problems occurring

* Treatments falling into this category reflect the fields of applied behavior analysis (ABA), behavioral psychology, and positive behavior supports (PBS) (NAC, 2009)

* Behavior chain interruption

* Behavioral momentum

* Choice

* Contriving motivational operations

* Cueing and prompting/prompt fading procedures

* Environmental enrichment

* Environmental modification of task demands, social comments, adult presence, inter-trial interval, seating, and familiarity with stimuli

* Errorless learning

* Errorless compliance

* Habit reversal

* Incorporating echolalia, special interests, thematic activities, or ritualistic/obsessive activities into tasks (NAC, 2009)

Behavioral Package

* Designed to reduce problem behavior and teach functional alternative behaviors or skills through the application of basic principles of behavior change.

- Treatments falling into this category reflect the fields of applied behavior analysis, behavioral psychology, and positive behavior supports

- Examples include:

Behavioral sleep package

Behavioral toilet training/dry bed training

Chaining

Contingency contracting

Contingency mapping

Differential reinforcement strategies

Discrete trial teaching

Functional communication training

Generalization training

Mand training

Noncontingent escape with instructional fading

Progressive relaxation

Reinforcement

Scheduled awakenings

Shaping

Stimulus pairing with reinforcement

Successive approximation

Task analysis

Token economy

Comprehensive Behavioral Treatment for Young Children (CBTYC)*

* Reflects research from comprehensive treatment programs that involve a combination of applied behavior analytic which are delivered to young children in a variety of settings and involve a low student-to-teacher ratio

- All studies falling into this category met the strict criteria of:

Targeting the defining symptoms of ASD

Having treatment manuals

Providing treatment with a high degree of intensity

Measuring the overall effectiveness of the program (i.e., studies that measure subcomponents of the program are listed elsewhere in this report)

* These treatment programs may also be referred to as ABA programs, behavioral inclusive programs, or early intensive behavioral intervention

Naturalistic Teaching Strategies

* Primarily child-directed interactions used to teach functional skills in the natural environment

* Often involve:

- Providing a stimulating environment

- Modeling how to play

- Encouraging conversation

- Providing choices and direct/natural reinforcers

- Rewarding reasonable attempts

* Examples include:

- Incidental teaching

- Milieu teaching

- Embedded teaching

- Prelinguistic milieu teaching

(NAC, 2009)

Pivotal Response Treatment*

* Focus on targeting ―pivotal skills:

- Motivation to engage in social communication

- Self-initiation

- Self-management

- Responsiveness to multiple cues

* Goal of very widespread and fluently integrated collateral improvements

* Also includes:

- Parent involvement in the intervention delivery

- Implementation in the natural environment

* This treatment is an expansion of Natural Language Paradigm

Story-Based Intervention Package

* Involve a written description of the situations under which specific behaviors are expected to occur

* Stories may be supplemented with:

- Prompting

- Reinforcement

- Discussion

- Etc.

* Social Stories™ are the most well-known story-based interventions

- They seek to answer the ―who, ―what, ―when, ―where, and ―why in order to improve perspective-taking.

(NAC, 2009)

Second Level of Evidence: Emerging

* Augmentative and Alternative Communication Device (14 studies)

* Cognitive Behavioral Intervention Package (3 studies)

* Developmental Relationship-based Treatment (7 studies)

* Exercise (4 studies)

* Exposure Package ( 4 studies)

* Imitation-based Interaction (6 studies)

* Initiation Training (7 studies)

* Language Training-Production (13 studies)

* Language Training-Production & Understanding) (7 studies)

* Massage/Touch Therapy (2 studies)

* Multi-component Package (10 studies)

* Music Therapy (6 studies)

* Peer-mediated Instructional Arrangement (11 studies)

* Picture Exchange Communication System (13 studies)

* Reductive Package (33 studies)

* Scripting (6 studies)

* Sign Instruction (11 studies)

* Social Communication Intervention (5 studies)

* Social Skills Package (16 studies)

* Structured Teaching (4 studies)

* Technology-based Treatment (19 studies)

* Theory of Mind Training (4 studies)

(NAC, 2009)

Unestablished Treatments

* Academic Interventions (10 studies)

- One size fits all; Traditional approaches

* Auditory Integration Training (3 studies)

* Facilitated Communication (DO NOT USE!)

* Gluten-and Casein-Free Diet (3 studies)

* Sensory Integrative Package (7 studies)

(NAC, 2009)

Auditory Integration Training

* This intervention involves the presentation of modulated sounds through headphones

* Attempts to retrain an individual’s auditory system

* The goal is to improve distortions in hearing or sensitivities to sound

(NAC, 2009)

Gluten-and Casein-Free Diet

* These interventions involve elimination of an individual’s intake of naturally occurring proteins gluten and casein

* Early studies suggested that the Gluten-and Casein-Free diet may produce favorable outcomes but did not have strong scientific designs

* Better controlled research published since 2006 suggests there may be no educational or behavioral benefits for these diets

* Potential medically harmful effects have begun to be reported in the literature

(NAC, 2009)

Sensory Integrative Package

* These treatments involve establishing an environment that stimulates or challenges the individual to effectively use all of their senses as a means of addressing overstimulation or understimulation from the environment

(NAC, 2009)

Evidence-Based Practice (NRC, 2009)

* Research Findings

- These should be given serious consideration first ―because… (a) the treatment produced beneficial effects and (b) they are not associated with unfavorable outcomes (NRC)

* Professional Judgment

- This involves input from professionals with established expertise in the treatment and education of individuals with ASD

- Data-based decision making is critical!

* Values and Preferences

- Treatment contrary to the values of family members

- Treatment resulted in ineffective outcomes or undesirable side-effects

- Client rights

* Capacity

- The treatment has never been implemented in an existing system

- A ―local expert does not possess formal training in the technique

Kaynak/Source: Kent State University - www.kent.edu

Yunus Terapisi'ne Güvenebilir Misiniz? / Rapor: Whale and Dolphin Conservation Society (WDCS)

Kaynak: WDCS - http://www.wdcs.org/submissions_bin/datreport.pdf

Can you put your faith in DAT? 

A report by Philippa Brakes and Cathy Williamson for WDCS, the Whale and Dolphin Conservation Society - October 2007

Whale and Dolphin Conservation Society ("WDCS"): Registered in England and Wales No. 2737421 WDCS, Brookfi eld House,  38 St. Paul street, Chippenham, Wiltshire, SN!5 1LJ. Registered Charity No. 1014705. Tel: 01249 449500 Fax: 01249 449501 WDCS Australasia: WDCS, PO Box 720, Port Adelaide Business Centre, South Australia, Australia 5015.  Tel: 1300 360 442 Fax: 08 8242 1595 WDCS Deutschland: WDCS, Altostrasse 43, D-81245, Mu"nchen. Tel: 089 6100 2393 Fax: 089 6100 2394 WDCS (North America): 7 Nelson Street, Plymouth, MA 02360-4044 Tel: 1.888.MYWHALE (1.888.699.4253) WDCS (South America): Francisco Beuri 3731, 1636 - Olivos, Buenos Aires. Tel: +5411 4790 6870

WDCS is the global voice for the protection of whales, dolphins and their environment.

Dolphin  Assisted  Therapy

Contents

Introduction: Can you put your faith in DAT?     

How safe is DAT for people         

Risks associated with DAT         

Aggressive behaviour by dolphins in captivity Potential for direct injury          

Potential for disease transmission       

Other potential threats to DAT participants    

What are the dangers for dolphins?       

Stress in captive dolphins          

Potential for disease transmission and methods used  to prevent infection           

Conservation implications and other threats     

Pressure on wild dolphin populations       

Pressure on captive dolphins         

Poor regulation of the swim-with industry and DAT 

 Scientific evidence that DAT works?       

Increased concentration = enhanced learning:  a flawed hypothesis?           

Changes in brain wave patterns Sound as a healing force The Biophilia Hypothesis Quality of DAT research

Is DAT more effective than other Animal-Assisted Therapies? 

Non-Animal Alternative Therapies        

DAT without dolphins Hydrotherapy and the relaxing effects of water Virtual reality treatments

How much does DAT cost?         

Cost to participants and their families   

Expectation Expertise Life in captivity and the cost to dolphins Obligations of the providers of DAT

Conclusion            

Recommendations           

References         

Introduction:  Can you put your faith in DAT?

Dolphin Assisted Therapy, often known simply as `DAT', is an increasingly popular animal-assisted therapy made  available through a growing number of programmes around the world and marketed as offering a cure or  respite from human illness or disability.

DAT involves two highly vulnerable groups of individuals. Firstly, the people undergoing the therapy are often  children or adults with psychological or physical disabilities and/or emotional problems. Secondly, the dolphins  used in DAT are either held in captivity or are part of a wild population and may suffer from confi nement and/or  human disturbance. This gives rise to a number of concerns about the impacts of DAT on people and dolphins.

In this report, WDCS asks whether there are any measurable benefi ts from DAT and, if so, to which element of  the DAT experience can these benefi ts be attributed? For example: do dolphins possess a unique ability to heal  with their ultrasound or sonar1; are there any differences between interacting with a dolphin and with any other  animal; and do dolphins elicit some kind of spiritual reaction that promotes a sense of well-being in human  participants?

Since there is no `industry standard' to regulate or set criteria for what constitutes DAT, available treatments  are extremely variable. DAT activities with captive dolphins include: interactions at the poolside, where a swim  is offered as a reward for the completion of a set task; simply swimming with the dolphins either in their tanks  or in a sea pen; dorsal fi n rides; more structured interactions with dolphins whilst in the water; or even activities  where the participant is made to feel that they are `looking after' the captive dolphin, through feeding or other  activities. Wild DAT interactions tend to be less structured and consist largely of swimming with dolphins in  their natural environment. One of the consequences of this loose defi nition of DAT, and the lack of any offi cial  regulation of the practice, is that it has opened up the market for DAT programmes and facilities to proliferate  across the globe with relative ease. Originating in the United States in the 1970s, DAT programmes are now  available in a variety of different locations around the world; from Europe, to the Middle East, Asia, Latin  America and the Caribbean.

Dolphins emit echolocation sound waves by producing intense bursts of high frequency sound which function like the sonar of  bats, bouncing back to them with detailed information about their environment.

Proponents have claimed that DAT can be used to treat a whole range of physical and  psychological conditions, including, but not limited to:- Clinical depression, developmental apraxia, language development, speech development, attention  disorders including ADHD, hearing impairments, Downs Syndrome, autism, cerebral palsy, chronic  pain, cancer, stress, muscular dystrophy, spinal chord injuries, AIDS, brain injuries, post-traumatic  stress disorder, anorexia, victims of sexual abuse, blindness, and disorders of the immune system.

How safe is DAT for people?

 It is apparent from the evidence presented in this report that, before agreeing to participate in DAT, it is  important that participants and their families evaluate the evidence for any potentially positive benefi ts to be  gained from DAT and consider any potentially adverse implications, or risks, that there may be for the people  participating in this type of therapy.

Risks associated with DAT Aggressive behaviour by dolphins in captivity The American Veterinary Medical Association recommends that for animal assisted therapies: "animals should  be selected on the basis of type, breed, size, age, sex, and, particularly, natural behavior appropriate for the  intended use. Only animals with known medical and behavioral histories should be used, and medical and  behavioral assessments should be performed prior to placing animals in a program" (AVMA 2007).

In contrast to other animal-assisted therapies, captive dolphins are not domesticated animals and many have  been captured from the wild. Swimming with dolphins in captivity is unusual in that it is one of the few  commercial interactions between humans and potentially dangerous captive animals; where humans enter the  animal's enclosure and where close body contact is encouraged. Interactions in captivity take place in a confi ned,  artifi cial environment where dolphins are rewarded, usually with food, for their actions.

Contrary to the fact that dolphins can appear to display very friendly behaviour towards humans, a perception  infl uenced by the apparent permanent `smile' on their faces, Frohoff and Packard (1995) note that, in captivity,  aggressive behaviour towards humans is not uncommon: "During swim-with programs, human participants have  been seriously injured as a result of aggressive and/or sexual dolphin behaviour directed towards swimmers...  Aggressive behaviour has included, but is not limited to, biting, ramming with the rostrum, and slapping with  fl ukes". Samuels and Spradlin (1995) also note the following behaviour displayed by captive dolphins towards  swimmers in their enclosure: open mouth threat, hit, fl inch, fl ee, abrupt-turn, rapid approach, jaw-clap, bodyslam, push, head-jerk, tail-slap, abrupt rub and sexual behaviour. All of these types of behaviour by dolphins in  captivity can be unpredictable and have the potential to cause distress and/or injury to swimmers. Their potential  impact on physically or mentally disabled individuals should be considered particularly carefully.

Frohoff points out that unpredictable behaviour such as this is reportedly directed even at trainers, with whom  the dolphins are usually familiar and have regular contact. Examples include charging, butting, biting, grabbling,  dunking and holding the trainer on the bottom of the tank (Frohoff 2004, Defran and Pryor 1980, Sweeney  1990). Dr. Naomi Rose recalls her own negative experience during an in-water interaction with captive research  dolphins (not trained to be submissive to humans) in which: "They decided to take turns bullying me; one  knocked my mask askew with her powerful tail while the other butted me in the ribs with her jaws, leaving me  gasping for air" (Rose 2003). Furthermore, pioneering dolphin trainer and researcher Karen Pryor (1990) noted  in discussing "Aggression-related behaviors" that, in her view, "any strike or blow - these are never accidental  even in very small or crowded quarters".

The risk associated with interacting with these wild animals in captivity is often acknowledged either through  disclaimers from the companies providing DAT, or through the terms and conditions of the agreement between  the facility and the DAT participant or participant's family. For example, one centre in Turkey states under its under its terms and conditions that: “… neither Mega Sport nor another sub-contractor or person has control over the dolphins or other similar animals. He alone [the customer/participant] is liable for risks and injuries or damage and any following risks or damage that may result”.

The danger behind the `smile'

In November 1999, the Bermudan Ministry of Environment reported that at least two people had  been bitten during scheduled encounters swimming with dolphins in a facility in Bermuda. The bites  were serious enough to require emergency hospital attention (Ministry of the Environment, Bermuda  1999). In August 2000, an 11-year-old child was bitten by a beluga she was interacting with at a  marine park in Canada. The injury to her hand required stitches (Ananova 2000). In June 2003, a  Japanese newspaper reported that a woman had sued a hotel in Taiji, Japan for injuries she sustained,  including several broken bones in her ribcage and back, after a dolphin smashed into her during  a swimming-with-dolphins encounter at the hotel (Mainichi Shimbun 2003). In 2006, a woman  swimming with dolphins in a sea pen facility in Cuba was struck in the ribs by a captive dolphin and 

Potential for direct injury

Naturally aggressive behaviour between dolphins can take a variety of forms and may involve: chasing, pinning,  ramming, hitting or biting an opponent (Samuels and Gifford 1997). Samuels et al. (2003) note that "dolphin to human aggression sometimes resulted in such serious human injury as unconsciousness, a ruptured spleen, and  broken ribs... or even death".

In a review of the occurrence of stress-related behaviour in wild dolphins, behaviour recorded included: "Slaps  and Splashes" against the water, forcefully "Pushing" the swimmer and "Bite" (Frohoff 2000). It is also possible  that non-aggressive behaviour may accidentally pose a threat to human swimmers; for example, by inadvertently  pushing swimmers out to sea, or too far from their boat (Webb 1978). Dolphins are sociable animals and  some dolphin species, particularly bottlenose dolphins, are very large. These animals may be unaware of their  comparative strength and could, therefore, accidentally injure or frighten human swimmers.

Potential for disease transmission

The American Veterinary Medical Association notes, in relation to the general use of animals in therapy  programmes, that: "A wellness program should be instituted for animals participating in AAA, AAT, and RA  programs to prevent or minimize human exposure to common zoonotic diseases such as rabies, psittacosis,  salmonellosis, toxoplasmosis, campylobacteriosis, and giardiasis. Need for specifi c screening tests should be  cooperatively determined by the program's attending veterinarian(s) and physician(s). Animals should also  be appropriately immunized and licensed"3 (AVMA 2007). Since there are no specifi c regulations for DAT in  any country where this therapy is offered, there is no indication that such guidelines to protect the health of  humans interacting with dolphins in captivity are being met. Furthermore, DAT participants are often physically  vulnerable and may experience weakened immune systems as a result of their illness or disability.

In captivity, the potential for disease transmission between dolphins and humans may be even greater than in  the wild4. There are a number of opportunistic bacteria found in dolphins that can cause disease in humans,  through inhalation or wound contamination (Buck and Schroeder 1990 and Patterson 1999). Research conducted  in the United States, on individuals who come into regular contact with different species of marine mammals,  revealed that 50% had suffered an injury and 23% reported having a skin rash or reaction as a result of that  contact (Mazet et al. 2004). Although captive dolphins may swim in a chemically-controlled environment, there  may also be instances when the dolphin may breathe, defecate or urinate near the person participating in the  therapy.

Brucellosis is a serious, debilitating disease in humans and an important cause of abortion and sterility in  domestic animals (Tachibana et al. 2006). Evidence of infection from Brucella species has been found in wild  marine mammals stranded on the shore (Foster et al. 1996, Maratea et al. 2003) and in captive dolphins  (Tachibana et al. 2006). Tachibana et al. note that anti-Brucella antibodies have been detected in cetaceans and  pinnipeds around Europe and North and South America, as well as the Arctic Sea. In addition, Brucella infections  have now also been identifi ed in dolphins in the South Pacific.

Other potential threats to DAT participants Other considerations for human safety in DAT carried out in the wild relate to the environment in which the  encounter occurs and include wave conditions, undertow, rips, tidal considerations, sea temperature, boat traffi c  and dangers from other animals such as box-jelly fi sh, sea snakes and sharks. In addition, any potential distress caused by the experience should also be considered. Brensing (2004) notes, from observations of DAT with captive dolphins in Florida, that: "many patients hesitated to interact with the dolphins in the fi rst sessions  because they were scared by these huge, unknown animals".

http://www.delphintherapie.net/index.asp?langid=10000&location=11 (Accessed 06.09.07)

Explanation of acronyms: Animal Assisted Activities (AAA),Animal Assisted Therapy (AAT), and Resident Animals (RA). 4  Contact between humans and dolphins is closer and more intense in the captive environment and captive dolphins may have more  compromised immune systems than their wild counterparts. 5  Serum samples taken from 58 Pacifi c bottlenose dolphins (Tursiops aduncus) held captive in the Solomon Islands were tested for antibodies  to Brucella species (Tachibana et al. 2006). Anti-Brucella spp. antibodies were detected in 53% of the samples taken from the Solomon Island dolphins. These results suggest that Brucella spp. or a Brucella-like organism are present in the Pacifi c bottlenose dolphin populations of the  Solomon Islands (Tachibana et al. 2006).

What are the dangers for dolphins?

Many of the potential threats to dolphins involved in DAT are similar to those associated with swim-withthe-dolphins programmes in general. These include risk of injury to the dolphins, risk of disease transmission  between swimmers and dolphins, disruption of natural behaviour and stress. For captive animals, these threats  also include the negative impacts of confi nement in captivity, which may have followed a stressful capture from  the wild.

The lack of independent oversight of DAT can impact on the quality of life of the dolphin participants. For  example, one centre in Turkey offering DAT housed both a bottlenose dolphin and a beluga in a very small  enclosure which reached temperatures well beyond their natural range.

Stress in captive dolphins

The pressure on dolphins in captivity is likely to be further compounded by their use in DAT. This is due to  the stress associated with people that the dolphins do not know entering their environment and the animals'  inability to escape from human contact, be it visual or physical. This may increase the likelihood of aggressive behaviour. Acts of aggression displayed by captive dolphins towards people swimming with them may also  have detrimental impacts on the dolphins themselves. As a precaution, these animals may be removed, either permanently or temporarily, from the DAT or swim-with programme. This may, however, be perceived as punishment by the dolphins, for an action which may have been inadvertent or even provoked.

In addition, it is also possible that captive dolphins (including those used in DAT), which are subjected to the  constant psychological stress of submission, either to other swimmers or to their trainers, are vulnerable to significant health problems as a result (Sweeney 1990). This may also have implications for the dominance hierarchy within the captive dolphins' social group, which could result in increased distress and injury for weaker or less aggressive dolphins as they battle to establish their place in the hierarchy (HSUS/WSPA 2006). Stress in dolphins can result in stomach ulcers, increased susceptibility to disease and even death (Curry 1999).

Potential for disease transmission and methods used to prevent infection Just as dolphins are able to transmit disease to humans, the reverse is also true. Dolphins are particularly  vulnerable to upper respiratory tract infections, which may be transmitted from humans (Kennedy-Stoskopf  2001 and Dunn et al. 2001). These problems may be more acute for captive dolphins, exposed to daily  contact with humans, but may also apply to dolphins interacting with infected humans in the wild. As part of  normal maintenance, dolphins in captivity are subjected to a wide range of medical procedures and chemical  treatments, which they would not encounter in the wild. As William Johnson, a welfare consultant, puts in his  seminal book on captive animals: "From the moment of capture every single individual must be kept afl oat by  injections of synthetic vitamins, broad spectrum antibiotics, fungicides and hormones. Without them they would  live no longer than a few days, succumbing to infections and malignant parasites as stress ravages their natural  immunity" (Johnson 1990).

Conservation implications and other threats

Pressure on wild dolphin populations Dolphins are social animals and, in the wild, typically live in complex social groups. Regular interaction with  humans may hinder the development of certain types of natural behaviour and the development of important  social bonds between dolphins.

Disturbance to wild populations is a consideration associated with any dolphin watching or swim-with-thedolphins activity. For example, research on bottlenose dolphins in New Zealand (Constantine 2001, Constantine  et al. 2004 and Lusseau 2003) is starting to provide hard data that illustrate the cumulative impact of several  tourist operations, vying for the attentions of wild dolphin populations.

It is also possible that swim-with-the-dolphins activities may infl uence feeding, breeding and other important  behaviour and may even have an impact on the social structure of the pod. This may be of particular importance  for bottlenose dolphins, where individual dolphins are believed to play a specifi c role within their social network  (Lusseau and Newman 2004).

Taking up a submissive posture, or behaving in a submissive manner, to prevent any perceived confrontation.

Although regulations and guidelines for swimming with dolphins exist in some countries, research conducted  in Australia strongly suggests widespread non-compliance with regulations by a signifi cant number of tour  operators (Scarpaci et al. 2003). There is also considerable concern that the promotion of DAT and swim-withthe-dolphins programmes in captivity may encourage the public to attempt to touch and feed wild dolphins.  Such activities are potentially dangerous to both parties.

Pressure on captive dolphins When members of the public are allowed to swim with or touch captive dolphins, there is considerable concern  that humans can inadvertently damage dolphins' delicate skin with their nails or jewellery. For this reason, some  of the more `responsible' swim-with-the-dolphins programmes in the wild advocate a "look but don't touch"  policy. In addition, very little is known about the psychological impacts of DAT on the dolphins themselves. The  effect of repeating the same basic actions, day after day, on the social development of these complex animals is  still unknown.

Brensing (2004) notes that although there has been some research on the impact of DAT on human participants,  prior to his research (Brensing 2004, Brensing and Linke 2004, Brensing et al. 2003 and Brensing et al. 2005),  there were no specifi c studies undertaken on the impacts of DAT on dolphins. Brensing's research indicates that  the type of environment in which DAT is conducted may have a signifi cant impact on both the effectiveness  of the therapy and the stress incurred by the dolphins. This research also suggests that limited space results in  a reduction of self-motivated attraction of dolphins toward humans (Brensing et al. 2005) and that only one  of fi ve dolphins studied in a DAT centre in Florida demonstrated a preference towards "patients"7 (Brensing  and Linke 2004).

Furthermore, the dolphins in this facility were found to avoid close interaction with human  swimmers and tried to separate themselves as much as possible from the swimmers (Brensing et al. 2005).  Brensing et al. further note that different types of enclosure may have a substantial impact on dolphin  behaviour during DAT. For example, they note that a larger enclosure, which includes an area where the  dolphins can retreat, appears to result in more positive interactions with swimmers.

The capture of live dolphins from the wild is undeniably stressful, often involving high-speed boat chases and  very rough or violent handling of the animals prior to them being hauled onto a boat before confi nement in  shallow holding tanks. Captures can also be lethal and, in dolphins, result in a six-fold increase in mortality risk  during and immediately after capture (Small and DeMaster 1995). Dolphins not selected but released from the  seine nets commonly used for their capture may also suffer a similar increase in mortality risk. Furthermore,  Small and DeMaster (1995) note that bottlenose dolphins incur a relatively high mortality rate for the fi rst 60  days following capture. A major consideration associated with DAT is that its proliferation is leading to the  further capture of wild dolphins, which also has signifi cant conservation, as well as welfare, implications for  individual dolphins and dolphin populations. As concluded in 2004 by the European Association of Zoos and  Aquariums, "Neonatal mortality is a major problem, rendering the total ex situ bottlenosed dolphin population  so far not being self-sustaining" (Van Lint et al. 2004).

Poor regulation of the swim-with industry and DAT  WDCS is not aware of any regulations governing DAT or swim-with-the-dolphins programmes in the countries  where DAT is conducted. Swim-with regulations alone are also scarce, although the current marine mammal  regulations in the Bahamas include specifi c requirements for interactive programmes and the Italian regulations  on the maintenance of dolphins in captivity prohibit dolphins coming into physical contact with members of the  public. Since the suspension of regulations governing dolphin interactive programmes in April 1999, there have  been no specifi c operational requirements for swim-with-the-dolphins programmes in the United States, where  some DAT facilities are located. Without such regulations, it is not possible for the authorities to enforce any  operational standards on national swim-with and DAT facilities.

Dolphin trainers, therapists and participants have reported that dolphins interact differently with "patients" than they do with healthy  individuals.

Scientific evidence that DAT works?

There are various theories as to how human/dolphin interactions affect humans psychologically and/or  physiologically. These include: the effect of ultrasound on human tissue and cell-structure, alterations in brain  wave patterns, psychosomatic effects, the effects of dolphin vocalisations working in the same way as music  therapy, and so forth. However, in evaluating the possible effects of any therapy, it is imperative to also consider  the myriad peripheral factors which may have an impact on the perceived benefi ts of the therapy. In the case  of DAT, these include: the relaxing effects of water, positive social interaction with other humans, and the  experience of a new environment.

Increased concentration = enhanced learning: a flawed hypothesis?

One of the key viewpoints promoted by many DAT practitioners is the theory that using dolphin interactions  as a reward focuses the participant's attention, encourages concentration and provides exceptional motivation  to stimulate learning (Nathanson 1989 and Nathanson et al. 1997). This rationale is based on the assumption  that the desire to interact with dolphins is strong enough to encourage the participant to focus long enough  on a task, set by the therapist, to give the required response and thus increase their attention span. Proponents  of this theory suggest, therefore, that participants returning to regular therapy, following DAT, should exhibit  enhanced concentration levels, which should allow more information to be processed and thus facilitate  accelerated learning.

The main proponent of this theory, David Nathanson8, asserts that some children's learning diffi culties are  related to their inability to maintain attention, rather than their inability to process information. Thus,  Nathanson advocates that enhanced concentration levels allow more information to be processed, resulting  in accelerated learning (Nathanson 1989). He claims that his particular DAT programme, Dolphin Human  Therapy (DHT), can signifi cantly increase motivation, attention, gross and fi ne motor skills, speech and  language. Nathanson suggests that two weeks of DHT can achieve the same - or better - results as six months  of conventional physical or speech therapy. Consequently, he advocates DHT as a very cost effective method for  treating people (Nathanson et al. 1997).

In contrast, however, an independent review of Nathanson's work (Marino and Lilienfeld 1998) concluded that  his research is fundamentally fl awed, both in the research technique used and the conclusions drawn. Marino  and Lilienfeld's criticism begins with Nathanson's theoretical rationale, claiming that it is "dubious at best".  Nathanson claims that attention defi cit "explains why disabled populations have such diffi culty with learning  and motivation" (Nathanson et al. 1997). However, Marino and Lilienfeld note that this notion is inconsistent  with current scientifi c understanding of almost all of the disorders that Nathanson claims to have treated  successfully. Marino and Lilienfeld ask:

"Would Nathanson and his colleagues have us believe that children with Cri-du-chat syndrome, for example,  would have essentially normal IQs if only they could learn to focus their attention? Moreover if the attention  defi cit hypothesis were correct, it would follow logically that individuals with attention defi cit-hyperactivity  disorder, (ADHD), for whom attention problems are a core defi cit, should be severely intellectually disabled"  (Marino and Lilienfeld 1998).

Marino and Lilienfeld claim that Nathanson's research is based on a 30-year-old hypothesis which is no longer  consistent with modern thinking. Furthermore, they note that despite Nathanson et al. basing their fi ndings  on improving the attention defi cit problems of the participants, no attempt is made to measure their attention  either before, or after, treatment. Marino and Lilienfeld refer to the studies being based on an "implausible  hypothesis" and "seriously fl awed on methodological grounds". They explain in detail a number of fundamental  design errors in Nathanson's experiments, which they claim "render the fi ndings of Nathanson and colleagues  uninterpretable and their conclusions unwarranted and premature".

They conclude: "...the current evidence for the efficacy of DAT can at best be described as thoroughly unconvincing. Both  practitioners of DAT and parents who are considering DAT for their children should be made aware that this  treatment has yet to be subject to an adequate empirical test" (Marino and Lilienfeld 1998).

Founder of Dolphin Human Therapy, practiced at Dolphin Cove, Key Largo, Florida, USA. http://www.dolphinhumantherapy.com/AboutUS/History.htm (Accessed 06.09.07)

Furthermore, as pointed out by a professional with 25 years experience in the world of disability, autistic people  don't necessarily lack the ability to concentrate but simply don't concentrate on activities that are important, or  of interest, to non-autistic people (Smith 2007).

More recently, David Nathanson has undertaken research using an animatronic dolphin as an alternative  "reinforcer" in "rehabilitation for children with learning disabilities". His fi ndings report that "no signifi cant  difference between dolphins and TAD (Test Animatronic Dolphin) was found in eliciting orienting responses  of touching and/or saying words for all study participants" and that "[F]or children with profound disabilities,  TAD was signifi cantly more effective in eliciting an orienting response of looking". Furthermore, Nathanson  concludes "[I]n addition to current limitations associated with dolphins, future legal and administrative  restrictions could include reductions in time spent in water with dolphins, or eliminating in-water interaction  completely. No such potential limitations are associated with TAD" and "the cost and other limitations associated  with dolphins make their therapeutic use impractical on a global scale" (Nathanson 2007).

Changes in brain wave patterns It has been suggested that interactions with dolphins can elicit certain brainwave patterns in humans (De  Bergerac 1998) and that this may relate to any perceived ability for dolphins to treat conditions such as  depression.

Researchers have used EEGs (electroencephalograms) to investigate how brain wave patterns in humans change  before, during and after interactions with dolphins. During normal daily activities, human brain waves occur  within the frequency range of 14 to 100 Hertz; this is known as "beta rhythm". These beta waves help us to  concentrate and solve problems. However, too much beta can lead to stress and anxiety. "Alpha rhythm" occurs  in the frequency band 8 to 13 Hertz and is associated with a relaxed, passive and calm state. The term "delta  rhythm" was initially used to describe all the frequencies below the alpha range. However, a distinction was  eventually made for waves in the range 4 to 8 Hertz, which became known as "theta rhythm". Waves below this  were then classifi ed as delta rhythm (Walter and Walter 1949).

Theta rhythm is associated with the `twilight state' between waking and sleeping and brings vivid memories,  access to unconscious material, dream-like mental images and creative ideas. It is diffi cult to maintain large  amounts of theta without falling asleep.

The research of Olivia De Bergerac, of The Dolphin Society, Australia, indicated that dolphins can facilitate the  initiation of what is known as the alpha-theta crossover (De Bergerac 1998). The alpha-theta crossover occurs  where the amplitude of the alpha waves drops and the theta amplitude rises to the point where it crosses over  the alpha waves. It is a very specifi c state that is believed by some neuropsychologists to be associated with the  resolution of traumatic memories (Robbins 2000).

Rather than focusing on those with physical disabilities, De Bergerac's research was designed for individuals  with psychological or emotional issues ranging from stress to chronic depression. Initially, individuals were  encouraged to view the dolphins from the boat and eventually to enter the sea and swim or snorkel with them.  De Bergerac collected data from the participants with the aid of questionnaires and an EEG.

However, research on invoking the alpha-theta crossover is not new or ground-breaking. Robbins (2000)  describes the work of Dr Eugene Peniston of the University of Southern Colorado in the early 1990s. Peniston  developed a protocol using "biofeedback" for the treatment of alcoholics.

If Peniston's research can be substantiated, then it would follow that it is possible to reach the alpha-theta  crossover state, as described by De Bergerac (1998), without the use of dolphins. Indeed, this state can even  be reached in a very clinical environment, given the correct guidance. Research is now ongoing into how this  type of neurofeedback may also be useful in the treatment of autism, epilepsy, attention defi cit disorder, grief,  guilt, anxiety and post-traumatic stress disorder (Robbins 2000); in fact, a number of conditions for which DAT is  claimed to be effective.

Sound as a healing force

There has been some speculation that ultrasound from the echolocation clicks emitted by dolphins could have  some healing affect (Cole 1996, Birch 1997). To investigate this hypothesis, Brensing et al. (2003) set out to  determine if the intensity of ultrasound emitted by dolphins and the duration of contact with participants  could have a signifi cant impact on healing. Brensing also investigated whether, as has been suggested by some  proponents of DAT, dolphins were able to distinguish between "patients", who might have particular therapy  needs, and other swimmers (Brensing 2004). Observations by Brensing and his colleagues, at Dolphins Plus in  Florida, demonstrate that only one out of fi ve dolphins behaved signifi cantly differently toward "patients"  (compared to other swimmers). Most signifi cantly, however, Brensing et al. observed that the close contact  between human participants and dolphins in these encounters did not meet the duration requirements for  common ultrasound therapies.

Brensing et al. note: "Additionally we observed that the heads of the patients were mostly out of the water, so that it is quite  unrealistic to think that a hypothetical piezoelectric effect on the skull could have had an infl uence on the  success of the therapy. Nevertheless, while it can not be ruled out that dolphins use an unknown mechanism, the  effects of ultrasound on biological tissue have been very well investigated over the last centuries, and it seems  highly unlikely that there is such kind of an unknown mechanism".

Furthermore, one of the main proponents of DAT, David Nathanson, notes of his own DAT programme, Dolphin  Human Therapy, that "[t]here is speculation that use of dolphin sonar may contribute to reducing stress and  helping in the therapeutic process...No such effect has been observed with children with disabilities receiving  therapy from Dolphin Human Therapy" (Nathanson 2007).

In contrast to the claims made by many DAT facilities that dolphins enjoy swimming with people, Brensing's  research verified that the dolphins in his study were attempting to evade humans in the water (Brensing 2004).  Indicators such as increases in speed, depth of diving and frequency of breaths, all also indicated that the  dolphins may have been under some stress due to the presence of the humans in the water.

The Biophilia Hypothesis Some DAT operators claim their use of dolphins enables participants to experience a powerful awakening of  emotions associated with attachment to nature, or "Biophilia", and that this form of therapy generates intense  emotions of "love and connection to nature" in the participants. Some operators believe, for example, that  they can offer terminally ill children an experience of "beauty and quality" that will sustain them through the  rest of their life. To evaluate this in scientifi c terms, it is important to consider how one might quantify this  "reconnection with nature" and whether it is unique to DAT, or whether people can attain this reconnection via  other means. There is no conclusive scientifi c evidence to suggest that an interaction with dolphins is any more  effective in providing a reconnection with nature than other `wilderness' experiences, or interactions with other  animals. One might also question whether interaction with a dolphin in captivity represents a "return to nature"  in the true sense.

Quality of DAT research DAT has drawn the attention of researchers interested in assessing the experimental design of studies which  attempt to validate dolphins' ability to heal. Humphries (2003) reviewed a number of studies which purported  to have found positive benefi ts to people from DAT and found that all the research examined "failed to  adequately control for a number of possible threats to validity or alternative explanations". Humphries notes:

Contradictions from the proponents of DAT  The claims of the DAT-favouring fraternity appear fraught with contradiction. According to De Bergerac (1998), dolphins  are able to facilitate the attainment of the alpha-theta crossover brain wave patterns in the human brain, a state which  is associated with relaxation and creativity. Nathanson (1998), on the other hand, promotes the use of dolphins to  facilitate learning and concentration, states that are associated with the higher beta frequencies. This suggests an  important inconsistency in the views of DAT proponents. If credence is to be given to either theory then it is important  to ascertain whether dolphin interactions induce alpha and theta brainwaves, or if, as Nathanson suggests, these  interactions help humans to concentrate and produce more beta brainwaves. 

"The studies included in this synthesis are so plagued with methodological flaws that claims that the reported  outcomes are due to dolphin assisted therapy may be erroneous" and, further, that: "the results of the synthesis  do not support the notion that using interactions with dolphins is any more effective than other reinforcers  for improving child-learning or social-emotional development". The investigations conducted in all six of the  studies reviewed lacked experimental controls. Therefore, the results of these studies could not be conclusively  attributed to the intervention of DAT.

Humphries concludes that: "Claims of the effectiveness of using dolphins as a procedure for improving the behaviours of young children  with disabilities are therefore not supported by available research evidence".

Furthermore, Marino and Lilienfeld (2007), conducted a more recent critique of five peer reviewed DAT studies published between 1999 and 2005, and found that "all five studies were methodologically fl awed and plagued  by several threats to both internal and construct validity". A consistent problem throughout the studies  reviewed was a failure to control for other factors of the treatment which might influence results (for example:  being in the water; swimming outdoors; interacting with therapists; experimental expectancy effects). Marino  and Lilienfeld conclude that: "the abundance of serious threats to validity in the fi ve studies we examined  renders each of their conclusions questionable at best, and entirely unwarranted at worst".

"Despite DATs extensive promotion to the general public, the evidence that it produces  enduring improvements in the core symptoms of any psychological disorder is nil" (Marino  and Lilenfeld 2007).

Is DAT more effective than other Animal-Assisted Therapies?

Many advocates of swimming with dolphins refer to the "feelings of trust and innocence" or "non-judgmental  unconditional love" engendered by the dolphins. Some advocates of DAT believe these emotions are somehow  responsible for unlocking deep-rooted psychological problems within participants. If this is the case, arguably it  should also be possible to achieve the same benefi ts with other Animal-Assisted Therapies (AATs), where other  animals could be viewed as engendering the same non-judgmental positive emotions.

Many animals appear able to provide the type of sensory stimulation that is reportedly provided by dolphins  in DAT. Other AATs can also offer new sensations in terms of fur, feathers and scales, unique sounds, new  environments (such as a stable or farm yard) and different types of movement. The only unique element in DAT  is the use of water. However, this can also be replicated by the use of hydrotherapy.

The American Veterinary Medical Association (AVMA) position statement asserts that: "Animal assisted activities, animal-assisted therapy, and resident animal programs should be governed by basic  standards, be regularly monitored, and be staffed by appropriately trained personnel. The health and well being  of the humans and animals involved must be ensured. Veterinarians' involvement in these programs from their  inception is critical because they serve as advocates for the health and well being of animals participating in  these programs, and as experts in zoonotic disease transmission" (AVMA 2007).

There is no professionally recognized body for regulating DAT to ensure that such standards are upheld.  Governments have been slow to develop guidelines on DAT and the international organization under  whose umbrella regulation of DAT should fall, the International Association of Human-Animal Interactions  Organizations (IAHAIO), has absolved responsibility for DAT by producing guidelines on AATs which exclude it9.  Therefore, DAT remains a wholly unaccredited and unregulated industry.

The International Association of Human-Animal Interaction Organizations (IAHAIO) adopted a series of guidelines at its conference in  Prague, September 1998 (IAHAIO Prague Declaration 1998). The fi rst automatically excludes dolphin assisted therapy, by stating that: "Only  domesticated animals which have been trained using techniques of positive reinforcement (reward system) and which have been, and will  continue to be, properly housed and cared for, should be involved". DAT is thus excluded, seemingly on the basis that dolphins are not  `domesticated' animals or, arguably, in some cases and by implication, not properly housed or cared for.

Health considerations Companion animals that are introduced into hospitals and care homes by organizations such as PAT  (Pets As Therapy) and CHATA (Children in Hospital and Animal Therapy Association) are vigorously  checked for transmittable diseases and assessed for docile temperament. Such stringent checks might  not be made of captive dolphins and one cannot guarantee the temperament of dolphins in wild  interactions, or know enough about their medical status.

Non-Animal Alternative Therapies 

DAT without dolphins

Advocate of interactions with wild dolphins Horace Dobbs proposed several projects in which dolphin interactions  could  be  synthesized  using  modern computer-based  technology  (Cochrane  and  Callen  1998,  Dobbs  2000). One  such  project  was  entitled  "Dolphin  Dreamtime",  in  which  an  audio  recording  was  produced  which  contained  both music and autosuggestion. Dobbs has also been working on a Dolphin Therapy Pool, without dolphins. This  combines hydrotherapy with dolphin images (possibly holograms) and recorded sounds emitted by dolphins.

Biofeedback10 may be used in conjunction with relaxation techniques to induce the alpha-theta brain state. Such  techniques may be effective in clinical environments, but could also be used in synthesized dolphin encounters  and may provide a practical alternative to DAT.

Hydrotherapy and the relaxing effects of water It is argued that there are certain benefi cial physiological effects that occur when humans are immersed in  water. Firstly, there is greater freedom from gravitational forces. Water provides a much less restricting medium,  particularly for those with physical disabilities. Research indicates that fl otation also induces a theta state  (Cochrane and Callen 1998).

It is proposed by hydrotherapy advocates that water therapy, without the use of dolphins, may provide stress  relief, pain relief, reduction in anxiety and reduction in depression. One visitor to a hydrotherapy centre noted:

"Even children who have severe disabilities begin to unfold in the water. They slowly lose their fear and begin to  move about as if they are in a familiar, soothing environment" (Cochrane and Callen 1998).

Virtual reality treatments In this technological age, the benefi ts of virtual reality treatments - where particular environments, or situations,  are artificially created - are being investigated to help a range of conditions, from stroke victims to people  suffering from arachnophobia. Researchers have been successful in using virtual reality as a learning aid for children with a variety of disorders, including autism (Strickland 1997) and in investigating the attention span of  children with ADHD (Cho et al. 2002). Stimulation from virtual reality is believed to provide environments which  increase a person's ability to concentrate because the treatments are immersive, interactive and imaginary (Cho  et al. 2002). Technology using an animatronic dolphin has also been tested as an alternative to the use of "real"  dolphins (Nathanson 2007).

Biofeedback is a "method of treatment that uses monitors to feed back to patients physiological information of which they are normally  unaware. By watching the monitor, participants can learn by trial and error to adjust their thinking and other mental processes in order to control "involuntary" bodily processes such as blood pressure, temperature, gastrointestinal functioning, and brain wave activity".  (MedicineNet.com: http://www.medterms.com/script/main/art.asp?articlekey=10810 Accessed 06.09.07)

"....no scientifi c evidence exists that dolphin-assisted therapy is more effective than traditional or other adjunct therapies" (Smith 2003). Comment by one of the pioneers of dolphin assisted therapy.

How much does DAT cost?

There are various costs associated with any DAT activities that run beyond the monetary costs of the therapy  itself. These include the cost to the participants and their families of travel, food and accommodation. However,  there are also potential `costs' to the welfare and conservation of dolphins that should be borne in mind.

Cost to participants and their families

When a family decides to embark upon a programme of DAT, in addition to the very high cost of the therapy  programme itself, they must also consider the cost of travel, food and accommodation (which can often be for  the whole family) and any loss of earnings associated with what can be a considerable commitment in time  associated with participating in a DAT programme. There is also the often considerable effort involved in getting  to the place where the programme is located. This may include overcoming a range of practical obstacles, with  associated disruption and potential distress for the participant. Any potential injuries, infections or diseases that  the participant could encounter should also be considered.

The cost for two weeks of DAT varies a great deal and a variety of packages are available. Figures given by  Humphries (2003) quote a typical price of around $2,600 (approximately #1,370) for fi ve 40 minute sessions  (Humphries 2003), but it can cost a participant and one parent more than #3,300 for two weeks, including fl ights  and accommodation11. At the more expensive end of the market is the `Dolphin Human Therapy', which, during  2006, cost US$7,850 for two weeks, or US$ 11,800 for three weeks12. These quoted prices are for the therapy only  (fi ve sessions per week) and do not include flights and accommodation.

Note:  at the time of writing `Dolphin Human Therapy' is no longer operating at Dolphin Cove in Key Largo.  There are other hidden costs such as surcharges for health care, which should be taken into consideration.  Families are generally encouraged to bring children for a minimum of two weeks of DAT. When fl ights,  accommodation and loss of earnings are taken into account, such excursions can cost up to #10,000.

Expectation

The individuals that DAT programmes aim to encourage into the process are often some of the most vulnerable  within our society. Psychologist Bernie Graham has worked with a number of clinically depressed individuals and  expresses concern that:

"To raise the expectations of depressed individuals with low self-esteem and self-worth by suggesting that  they will receive unconditional love and affection and acceptance from a dolphin, and then expose them to  what appears to be rejection..., is irresponsible to say the least and may result in tragic consequences" (Graham  1999).

Graham chastises the British media for sensationalizing DAT with headlines such as, "Swimming with  dolphins cured my anorexia". Such headlines raise the expectation of participants and their families and, as a  consequence, painful disappointment may compound already existing problems.

Expertise

There are no prerequisites for the type or number of trained staff required in a DAT programme. Given the  vulnerable nature of many DAT participants, and the range of disabilities and illnesses they may present, it is  alarming that DAT practitioners require no specifi c training. There is also no overall regulatory body for DAT  and, therefore, DAT participants and their families have little opportunity to evaluate the qualifi cations, or  expertise, of the individuals in whose care they place themselves or their children.

http://www.delphintherapie.net/index.asp?langid=10000&location=14 (Accessed 06.09.07)  http://www.dolphinhumamtherapy.com/Welcome/WelcomePage1.htm (Accessed 12.01.06)

"The surprising paucity of scientifi c evidence for the long-term effects of DAT raises  profoundly troubling ethical questions regarding its widespread use and promotion" (Marino  and Lilienfeld 2007).

Life in captivity and the cost to dolphins

Besides the obvious restrictions associated with keeping free ranging, social animals, with large territories, in  small, barren enclosures, the sensory deprivation that the captive environment imposes on dolphins should also  be considered. The pool is often featureless and does not provide the environmental diversity that wild dolphins  are accustomed to, such as: different prey species to hunt and chase, planktonic blooms to swim through,  interactions with other species, salinity gradients, underwater caves, or the choice of different temperatures,  substrates, mates or sea states. Replicating the natural environment, with its many variables, for mammals  in captivity is often challenging. It can be extremely diffi cult to provide adequate diversity of environment  for captive terrestrial mammals, but to provide an adequate captive environment for mammals that live in a  completely different medium presents a whole host of specifi c problems.

There are many accounts of our growing understanding of the intelligence of these highly social animals (for  examples see: Connor et al. 2000; Janik et al. 2006; Reiss and Marino 2001; Ferrer i Cancho and Lusseau 2006 and  Simmonds 2006). Researchers are now also developing an understanding of the concept of cultural transmission  within cetacean societies and the specifi c role of individuals (see: Whitehead 2003, Whitehead et al. 2004,  Lusseau and Newman 2004, Eriksen et al. 2005). Such insights could have important implications for the removal  of individuals from wild populations for DAT programmes, especially considering the often-disproportionate  removal of young females for their suitability in interactive programs, and for our understanding of the real  impacts of a life spent in captivity. It is highly unlikely that we will ever be able to satisfactorily meet the sensory  and social requirements of these intelligent animals in the captive environment.

Due to poor breeding success in captivity, dolphins continue to be captured from the wild to supply the demands  of the aquarium industry. Thus there are ethical questions related to removing these animals from their natural  habitat and forcing them into close contact with humans for DAT. Although a trained dolphin may be more  accustomed to interactions with humans than a wild dolphin, these animals have not been domesticated, which  requires deliberate selection for specifi c traits over dozens of generations and, therefore, may be more prone  to stress from human contact than truly domesticated species (Iannuzzi and Rowan 1991). Furthermore, there  are signifi cant ethical concerns relating to the conditions under which captive dolphins are kept and whether  the detrimental impacts of keeping dolphins in captivity can be justifi ed on the basis of unproven physical or  psychological improvements for human DAT participants.

Obligations of the providers of DAT Generally, there are no acknowledged obligations on the providers of DAT to meet any set of consumer  standards. Providers can assert, for example, that "The success of a mediated dolphin therapy is not part of the  contract". 

http://www.delphintherapie.net/index.asp?langid=10000&location=11 (Accessed 06.09.07)

Betsy Smith conducted pioneering research on dolphin interactions with autistic children in the semiaquatic environment. However, after years of working with captive dolphins, Smith had a change  of heart. In a recent publication, Smith states that the reasons she stopped working with dolphins  in captivity are multiple (Smith 2003). She notes that she "questioned the removal of sentient  beings from their natural habitat for the sole purpose of fi nancial gain" and that "Dolphin  businesses will often justify their exploitation under the therapy pretext".

In addition, Smith declares that "Every dolphinarium and swim-program extolled the  `therapeutic value' of dolphin contact, even though a child having fun is not equivalent  to therapy. It is a rather cynical and deceptive practice by dolphinarium and swim-with  programs owners. Some certifi ed therapists with no dolphin knowledge will charge  exorbitant fees for treatment that can be done without dolphins". Furthermore, she adds that  "At the heart of all these therapy programs is the exploitation of vulnerable people and  vulnerable dolphins". Smith concludes: "the question that became clear was whether what  we did justifi ed imprisoning dolphins. I had to consider ending my research after assuring  myself that there were many fi ne therapies, including working with domesticated animals,  providing the same success stories. After a bout of deep personal angst, I decided to stop all  dolphin-assisted therapy research in 1992" (Smith 2003).

Beck (2000) notes that: "The popular notion that animals are usually benefi cial has permitted AFT [Animal-Facilitated Therapy] to fl ourish  remarkably unencumbered by the bureaucracy and precautions usually associated with using humans for medical  research. Nevertheless it must be recognised that, at least in the United States there are guidelines for human  research subjects. These guidelines require (1) informed consent; (2) confi dentiality; (3) right to withdraw at any  time, for any reason; (4) assessment of risk; and (5) assessment that the benefi ts outweigh any risk. Because the  long-term effects of most AFT programs have yet to be proven, society has been fairly lenient, permitting most  AFT  projects  to  continue...It  is  society's  ethical  responsibility  not  to  take  advantage  of  the  freedom  we  have  enjoyed and plan programs with appropriate safeguards for the animals, staff and patients associated with AFT  programs".

Marino and Lilienfeld (2007) believe that:  "DAT practitioners should be required to inform parents and, where relevant, participants, of the absence  of evidence for DAT's enduring effects on psychological symptoms. Only then can consumers of DAT make  adequately informed decisions regarding the costs and benefi ts of this unsubstantiated intervention".

Conclusion 

The increase in the popularity of dolphin assisted therapy, and the proliferation of DAT centres, is likely to be a  result of both the growing interest in interaction with animals as a means of promoting well-being in humans  and the related business potential of DAT. However, there is no proof that DAT is more successful than any other  animal assisted therapy or that it is a successful long-term treatment at all.

DAT presents a number of ethical issues, and some physical threats, to both people and dolphins, which may be  diffi cult to overcome. Of particular concern for participants and their families are the potential for aggressive  behaviour by dolphins towards swimmers and the potential for disease transmission.

Fundamentally, there remains no conclusive scientifi c evidence that DAT is more effective than any other animalassisted therapy or is a therapy with any long-term benefi t. As Marino and Lilienfeld (2007) point out: "Despite  DAT's extensive promotion to the general public, the evidence that it produces enduring improvements in the  core symptoms of any psychological disorder is nil... there is little reason to believe that DAT is a legitimate  therapy or that it constitutes much more than entertainment". Moreover, the apparent short-term effects  purported to be unique to DAT (which remain disputable - see Marino and Lilienfeld 1998, Humphries 2003 and  Marino and Lilienfeld 2007) may also be achieved using other therapies. Alternatives to DAT are available, at a  much lower fi nancial cost and without the potential detrimental impacts for the dolphins and people involved.

Humphries (2003) concludes that the available research evidence does not conclusively support  the claims that DAT is effective for improving the behaviours of young children with disability and  recommends that:

"Parents of young children with disabilities and their practitioners should note that the cost  of DAT is high (typically $2600 for fi ve 40-minute sessions) and that currently there is not  enough research evidence available to support the use of the practice" (Humphries 2003).

Recommendation

 It is essential that in any Animal-Assisted Therapy (AAT) programme, the health and welfare of both the humans  and the animals involved should be the primary consideration. As an absolute minimum, AAT programmes  should incorporate the involvement of medical, veterinary and psychology professionals. The evidence presented  here demonstrates that, due to the unique circumstances under which DAT takes place, it is unlikely to  adequately meet the psychological or physical welfare needs of either human participants or dolphins.

Due to the considerable potential for detrimental impacts for both humans and dolphins in wild and captive  DAT programmes; the high cost to participants, their families and dolphins involved in DAT; the fact that viable alternative therapy options exist;  the fact that there are no offi cial standards, or enforceable guidelines, relating to the provision of DAT, and therefore that the proliferation of the industry around the globe continues unabated and totally unregulated;  the fact that there remains no scientifi c evidence that DAT is any more effective than any other animal assisted therapy and it has not been demonstrated to have any long-term benefit, it is highly recommended that the practice of dolphin assisted therapy be terminated.

References

Ananova 2000. News report: `Whale bites child': http://www.ananova.com/news/story/sm_28591.html (Accessed  06.09.07)

AVMA 2007. Guidelines for Animal Assisted Activity, Animal-Assisted Therapy and Resident Animal Programs  (Current as of January 2007): http://www.avma.org/issues/policy/animal_assistance_guidelines.asp (Accessed  06.09.07)

Beck, A.M. 2000. The Use of Animals to Benefi t Humans: Animal Assisted Therapy. In: Fine, A. (editor), Handbook  on Animal Assisted Therapy, Theoretical Foundations and Guidelines for Practice. Academic Press.

Birch, S. 1997. Dolphin-human interaction effects. Doctoral Thesis, Department of Electrical and Computer  Systems Engineering, Monash University, Caulfi eld Campus.

Brensing, K. 2004. Approaches to the behaviour of dolphins Tursiops truncatus during unstructured swim-withdolphin programs. Inaugural-Dissertation eingereicht beim. Fachbereich Biologie, Chemie, Pharmazie der Freien  Universita"t Berlin.

Brensing, K., Linke, K., Busch, M., Matthes, I. and van der Woude, S.E. 2005. Impact of different kinds of humans  in Swim-With-The-Dolphin-Programs in two settings.  Anthrozoos 18 (4): 409-429.

Brensing, K. and Linke, K. 2004. Behaviour of dolphins Tursiops truncatus towards adults and children during  swim-with-dolphin programs and towards children with disabilities during therapy sessions. Anthrozoos. 16 (4):  315-330.

Brensing, K., Linke, K. and Todt, D. 2003. Can dolphins heal by ultrasound? Journal of Theoretical Biology 225:  99-105.

Buck, C.D. and Schroeder, J.P. 1990. Public Health Signifi cance of Marine Mammal Disease. In: Dierauf, L.A.  (editor), CRC Handbook of Marine Mammal Medicine: Health, Disease and Rehabilitation. CRC Press Inc., Boston.

Cho, B.H., Lee, J.M., Ku, J.H., Jang, D.P., Kim, J.S., Kim, I.Y., Lee, J.H. and Kim, S.I. 2002. Attention Enhancement  System using virtual reality and EEG biofeedback. Virtual Reality 2002. Proceedings. IEEE.

Cochrane, A. and Callen, K. 1998. Beyond the blue: dolphins and their healing powers. Bloomsbury, London. Cole, D. M. 1996. Phenomenological effect of dolphin interaction on humans. International Symposium on  Dolphin Healing, Co-hosted by the Aqua Thought Foundation.

Connor, R.C., Wells, R.S., Mann, J. and Read, A.J. 2000. The Bottlenose Dolphin: Social Relationships in a FissionFusion society. In: Mann, J., Connor, R.C., Tyack, P.L. and Whitehead, H. (editors), Cetacean Societies: Field Studies  of Dolphins and Whales. University of Chicago Press.

Constantine, R. 2001. Increased avoidance of swimmers by wild bottlenose dolphins (Tursiops truncatus) due to  long-term exposure to swim-with-dolphin tourism. Mar. Mam. Sci. 17 (4): 689-702.

Constantine, R., Brunton, D.H. and Dennis, T. 2004. Dolphin-watching tour boats change bottlenose dolphin  (Tursiops truncatus) behaviour. Biological Conservation 117: 299-307.

Curry, B.E. 1999. Stress in mammals: the potential infl uence of fi shery-induced stress on dolphins in the eastern  tropical Pacifi c Ocean. NOAA Technical Memorandum NOAA-TM-NMFS-SWFSC-260, US Department of Commerce.

De Bergerac, O. 1998. The dolphin within: awakening human potential. Simon and Schuster, Australia. Defran, R. H. and Pryor, K. 1980. The behavior and training of cetaceans in captivity. In: Herman, L.M. (editor),  Cetacean Behavior: Mechanisms and Functions. University of Hawaii, John Wiley and Sons, New York.

Dobbs, H. 2000. Dolphin Healing: The extraordinary power and magic of dolphins to heal and transform our  lives. Piatkus, London.

Dunn, J.L., Buck, J.D. and Robeck, T.R. 2001. Bacterial Diseases of Cetaceans and Pinnipeds. In: Dierauf, L.A., and  Guilland, F.M.D. (editors), CRC Handbook of Marine Mammal Medicine (Second edition). CRC Press, Boca Raton.

Eriksen, N., Miller, L.A., Tougaard, J. and Helweg, D.A. 2005. Cultural change in the songs of humpback whales  (Megaptera novaeangliae) from Tonga. Behaviour 142, 305-328.

Ferrer i Cancho, R. and Lusseau, D. 2006. Long-term correlations in the surface behavior of dolphins. Europhysics  Letters. 74 (6): 1095-1101.

Foster, G., Jahans, K.L., Reid, R.J. and Ross, H.M. 1996. Isolation of Brucella species from cetaceans, seals and an  otter. The Veterinary Record 138: 583-586.

Frohoff, T.G. 2004. Stress in Dolphins. In: Bekoff, M. (editor), Encyclopedia of Animal Behavior. Greenwood Press,  Westport, Connecticut.

Frohoff, T.G. 2000. Behavioral indicators of stress in odontocetes during interactions with humans: A preliminary  review and discussion. International Whaling Commission Scientifi c Committee, SC/52/WW2.

Frohoff, T.G. and Packard, J.M. 1995. Interactions between humans and free-ranging and captive bottlenose  dolphins. Anthrozoos 8 (1):44-54.

Graham, B. 1999. Creature Comfort: Animals that heal. Simon & Schuster, London.  HSUS/WSPA 2006. The Case Against Marine Mammals in Captivity. The 2006 (3rd) edition. Edited for The Humane  Society of the United States and the World Society for the Protection of Animals by Naomi Rose, Richard Farinato  and Susan Sherwin.

Humphries, T.L. 2003. Effectiveness of Dolphin-Assisted Therapy as a Behavioral Intervention for Young Children  with Disabilities. Bridges: Practical-based Research Syntheses, Research and Training Centre of Early Childhood  Development. Volume 1, Number 6.

IAHAIO Prague Declaration 1998. Available at:http://www.iahaio.org (Accessed 06.09.07) Iannuzzi, D. and Rowan, A.N. 1991. Ethical issues in animal-assisted therapy programs. Anthrozoos 4 (3): 154-163.  Janik, V.M., Sayigh, L.S. and Wells, R.S. 2006. Signature whistle shape conveys identity information to bottlenose  dolphins. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. Volume 103, No. 21:  8293-8297.

Johnson, W. 1990. The Rose-Tinted Menagerie. Heretic Books.

Kennedy-Stoskopf, S. 2001. Viral Diseases. In: Dierauf, L.A. and Guilland, F.M.D. (editors), CRC Handbook of  Marine Mammal Medicine (Second edition). CRC Press, Boca Raton.

Lusseau, D. 2003. Effects of Tour Boats on the Behaviour of Bottlenose Dolphins: Using Markov Chains to Model  Anthropogenic Impacts. Conservation Biology 17(6): 1785-1793.

Lusseau, D. and Newman, M.E.J. 2004. Identifying the role that animals play in their social networks. Proceedings  of the Royal Society of London B (Suppl.) 271, S477-S481.

Mainichi Shimbun 2003. News report: Woman sues hotel over dolphin blow. Mainichi Shimbun, Japan, June 7.  Maratea, J., Ewalt, D.R., Frasca, S., Dunn, J.L., De Guise, S., Szkudlarek, L., St. Aubin, D.J. and French, R.A. 2003.  Evidence of Brucella sp. infection in marine mammals stranded along the coast of southern New England.  Journal of Zoo and Wildlife Medicine 34(3): 256-261.

Marino, L. and Lilienfeld, S.O. 2007. Dolphin Assisted Therapy: More Flawed Data and More Flawed Conclusions.  Anthrozoos 20(3): 239-249

Marino, L. and Lilienfeld, S.O. 1998. Commentary: Dolphin Assisted Therapy: Flawed Data, Flawed Conclusions.  Anthrozoos 11(4): 194-200.

Mazet, J.A., Hunt, T.D. and Ziccardi, M.H. 2004. Assessment of the risk of zoonotic disease transmission to marine  mammal workers and the public: Survey of Occupational Risks. Final Report prepared for United States Marine  Mammal Commission, Research Agreement Number K005486-01.

Ministry of the Environment, Bermuda 1999. Inquiry report on Dolphin Quest Bermuda during Hurricane Gert,  September 1999.

Nathanson, D.E. 2007. Reinforcement Effectiveness of Animatronic and Real Dolphins. Anthrozoos 20(2): 181-194. Nathanson, D.E. 1998. Long-term effectiveness of dolphin assisted therapy for children with severe disabilities.  Anthrozoos 11(1): 22-32.

Nathanson, D.E. 1989. Using Atlantic Bottlenose Dolphins to Increase Cognition of Mentally Retarded Children  (Dolphin Research Centre, Grassy Key, Florida, USA). In: Lovibond, P. and Wilson, P. (editors), Clinical and  Abnormal Psychology, Elsevier, North Holland: 223-242.

Nathanson, D. E., De Castro, D., Friend, H. and McMahon, M. 1997. Effectiveness of short-term dolphin-assisted  therapy for children with severe disabilities. Anthrozoos 10(2/3): 90-100.

Patterson, I.A.P. 1999. Bacterial Infections in Marine Mammals. In: Zoonotic Diseases of UK Wildlife. BVA  Congress, Bath.

Pryor, K. 1990. Attachment C: Dolphin-swim behavioral observation program: Suggestions for a research  protocol. In: Wells, R.S. and Montgomery, S. (editors), Final Report on the Workshop to Develop a Recommended  Study Design for Evaluating the Relative Risks and Benefi ts of Swim-with-the-Dolphin Programs. Marine  Mammal Commission, Washington D.C.

Reiss, D. and Marino, L. 2001. Mirror self-recognition in the bottlenose dolphin: A case of cognitive convergence.  Proceedings of the National Academy of Science of the United States of America. 98(10): 5937 - 5942.

Robbins, J. 2000.  A Symphony in the Brain - The Evolution of the New Brain Wave Biofeedback. Atlantic  Monthly Press.

Rose, N.A. 2003. Sea Change. In Frohoff, T. and Peterson, B. (editors), Between Species: Celebrating the DolphinHuman Bond. Sierra Club Books, San Francisco.

Samuels, A., Bejder, L., Constantine, R. and Heinrich, S. 2003. Swimming with wild cetaceans in the Southern  Hemisphere. In: Gales, N., Hindell, M.A. and Kirkwood, R. (editors), Marine Mammals: Fisheries, Tourism and  Management Issues. CSIRO Publishing, Collingwood.

Samuels, A. and Gifford, T. 1997. A quantitative assessment of dominance relations among bottlenose dolphins.  Mar. Mam. Sci. 13(1):70-99.

Samuels, A. and Spradlin, T. 1995. Quantitative behavioral study of bottlenose dolphins in swim-with-dolphin  programs in the United States. Mar. Mam. Sci. 11(4): 520-544.

Scarpaci, C., Dayanthi, N. and Cockeron, P.J. 2003. Compliance with Regulations by "Swim-with-Dolphins"  Operations in Port Phillip Bay, Victoria, Australia. Environmental Management. 31(3): 342-347.

Simmonds M.P. 2006. Into the Brains of Whales. Applied Animal Behaviour Science 100: 103-116. Small, R.J. and DeMaster, D.P. 1995.  Acclimation to captivity: A quantitative estimate based on survival of bottlenose dolphins and Californian Sea Lions. Mar. Mam. Sci. 11(4): 510-519.

Smith,  B.  2003.  The  Discovery  and  Development  of  Dolphin-assisted  Therapy.  In:  Frohoff,  T.  and  Peterson,  B.  (editors), Between Species: Celebrating the Dolphin-Human Bond. Sierra Club Books, San Francisco.

Smith, P. 2007. Personal communication with WDCS. June.  Stallard, J. 2006. A Fishy Tale, in Full House! Magazine, November 30.  Strickland, D. 1997. Virtual reality for the treatment of autism. Stud Health Technol Inform.44:81-6. Sweeney, J.C. 1990. Marine mammal behavioral diagnostics. In: Dierauf, L.A. (editor), CRC Handbook of Marine  Mammal Medicine: Health, Disease and Rehabilitation. CRC Press, Boston.

Tachibana, M., Watanabe, K., Kim, S., Omata, Y., Murata, K., Hammond, T. and Watarai, M. 2006. Short  Communications: Antibodies to Brucella spp. in Pacifi c Bottlenose Dolphins from the Solomon Islands. Journal of  Wildlife Diseases 42(2): 412-414.

Van Lint, W., de Man. D., Garn, K., Hiddinga, B. and Brouwer, K. 2006: EAZA Yearbook 2004. Published by the  EAZA Executive Offi ce, Amsterdam.

Walter, V.J. and Walter, W.G. 1949. The central effects of rhythmic sensory stimulation. Electroencephalography  and Clinical Neurophysiology 1: 57-86.

Webb, N.G. 1978. Women and children abducted by a wild but sociable adult male bottlenose dolphin. Carnivore  1(2): 89-94.

Whitehead, H. 2003. Sperm Whales: Social Evolution in the Ocean. University of Chicago Press, Chicago. Whitehead, H., Rendell, L., Osborne, R.W. and Wursig, B. 2004. Culture and conservation of non-humans with  reference to whales and dolphins: review and new directions. Biological Conservation 120: 431-441.

WHAT IS MORE IMPORTANT THAN DAT?

patient safety and well being 

ethical treatment of patients and their families

protection and wellbeing of wild cetacean populations

reducing the number of dolphins held in the confines of captivity

WDCS urges people consideringDAT to review the information presented here and consider alternatives to DAT.

WDCS urges governments to take urgent steps to regulate DAT activities, to protect participants, their families and dolphins from exploitation.

Yunus Terapisi: Dr. Lori Marino & Prof. Scott O. Lilienfeld

Yunus Terapisi:

Daha Çok Yanlış Bilgi ve Daha Çok Yanlış Çıkarım

Lori Marino* ve Scott O. Lilienfeld†

* ABD Emory Üniversitesi Nörolbilim ve Davranışsal Biyoloji Programı, ABD, Emory Üniversitesi Psikoloji Bölümü

ÖZET

Yunus Terapisi (DAT) katılımcılarına canlı tutsak yunuslarla birlikte yüzme veya etkileşime girme olanakları sağlamak suretiyle hastalıkların ve gelişimsel özürlülüklerin tedavisinde popülaritesi her geçen gün artan bir seçenektir.Yunus Terapisine ilişkin iki incelemede (Marino ve Lilienfeld [1998] ve Humphries [2003]) bu girişimin etkinliğine ilişkin güvenilir bilimsel kanıtların olmadığı sonucuna varılmıştır.

Bu makalede, son sekiz yıl içinde yayınlanmış olan beş hakemli DAT çalışmasını inceleyerek yunus terapisinin metodolojik durumuna ilişkin bir güncelleme sunmaktayız.Yapılan beş çalışmanın da metodolojik olarak kusurlu olduğunu ve gerek dahili, gerekse yapısal geçerlilik olarak birçok yönden tehlikeler içerdiğini keşfettik.İlk incelememizin yaklaşık on yıl ardından, yunus terapisinin geçerli bir tedavi olduğunu veya ruh halinde kısa süreli iyileşmelerden daha fazlasını yapabildiğini gösteren hiçbir kanıt kalmadığı sonucuna vardık.

Anahtar kelimeler: DAT, yunus terapisi, yunuslar, tedavi, geçerlilik Yunus Terapisi (DAT) çocuklarda ve erişkinlerde hastalık, özrlülük ve psikopatolojilerin tedavisinde her geçen gün daha da popüler olan bir tedavi seçeneğidir (Balinaları ve Yunusları Koruma Derneği).Bu terapi genellikle tutsak yunuslarla birlikte yüzme ve etkileşim kurmayı içermektedir.  Yunus Terapisi 1970’li yıllarda resmi olarak başlamış ve ABD,Meksika, İsrail, Rusya, Japonya, Çin ve Bahamalar sadece birkaçı olmak üzere tüm dünya çapında bir çok ülkede oldukça karlı bir iş kolu haline gelmiştir.Bu terapi merkezlerinin iddiaları bilimsel olarak neredeyse hiç derinlemesine araştırılmamıştır. Dahası, 1970’lerden günümüze kadar yunus terapisine ilişkin hakemli makalelerin sayısında da önemli bir artış olmamıştır.Ancak yunus terapisi programları çoğalmaya devam etmektedir.Sonuç olarak yunus terapisinin popülerliği yetersiz araştırma verilerine baskın çıkmaktadır.

Sekiz yıl önce David Nathanson ve meslektaşlarının yazmış oldukları iki makaleye (Nathanson ve ark.1997; Nathanson 1998) odaklanarak, o zamana ait hakemli yunus terapisi literatürüne ilişkin bir inceleme yayınladık (Marino ve Lilienfeld 1998).  Bu araştırmacılar şiddetli özrü bulunan çocukların tedavisinde yunus terapisi uygulamanın etkinliğine ilişkin çok sayıda ve son derece güçlü iddialar ileri sürmekte idiler:(1) Yunus terapisi dikkat süresini, motivasyonu ve dil becerilerini anlamlı şekilde geliştirir; (2) Yunus terapisi klasik tedavilere göre bu sonuçlara çok daha hızlı ve maliyet etkin şekilde erişilmesini sağlar; ve (3) Yunus terapisi  uzun süreli olarak devam ettirilebilen pozitif tedavi etkileri meydana getirir (en az bir yıl süreyle).

Orijinal makalemizde gösterilmiş dört kaynakta (Kazdin ve Wilson 1978; Cook ve Campbell 1979; Kendall ve Norton-Ford 1982;Shaughnessy ve Zechmeister 1994) belirtilen bilimsel geçerliliğe ilişkin standart kriterleri uygulayarak bu iki çalışmanın bir metodolojik analizini ve bunlardan türetilen iddiaları sunduk.Her iki çalışmada da, bu çalışmaların bilimsel geçerliliğini baltalayacak, birbirinden bağımsız en az on bir metodolojik eksiklik bulduk.  Dezavantajlar arasında yeterli karşılaştırma ve kontrol gruplarının yokluğu, değerlendiricilerin güvenilmez, subjektif ve muhtemelen taraflı oluşu ve okuyucunun herhangi bir çocuğun yunus terapisinden zarar görüp görmediğinden emin olmasına olanak tanımayan analitik yöntemler yer almakta idi.Şu sonuca vardık “ geçerlilik açısından ciddi eksikler ve yanlış verilere dayalı analitik yöntemler Nathanson ve meslektaşlarının elde ettiği bulguları yorumlanamaz kılmakta olup, vardıkları sonuçlar kesinlik ve olgunluktan uzaktır...yunus tedavisinin etkinliğine ilişkin güncel bulgular kelimenin tam anlamıyla "ikna edicilikten uzak" olarak tanımlanabilir (Marino ve Lilienfeld 1998, p. 199).

İncelememizi yaptığımız sırada, yunus tedavisinin terapötik etkilerine yönelik hakemli araştırmalar olarak sadece bu iki çalışma mevcut idi.Dolayısıyla, 1998’den itibaren bu terapinin etkinliğine ilişkin herhangi bir güvenilir bilimsel kanıt bulunmamaktadır.

Yunus tedavisine ilişkin daha yeni ve benzer bir kritik inceleme de beş yıl sonra Humphries tarafından (2003) yayınlanmıştır.Humphries hakemli yunus terapisi literatürüne yönelik kusursuz analizinde altı yunus terapisi çalışmasını incelemiş ve altısında da deneysel kontrollerin noksan olduğunu; geçerliliğine ilişkin önemli eksiklerin kontrol edilmediğini ve sonuçlar için alternatif açıklamalar olmadığını bulmuştur.Aşağıdaki sonuca varmıştır:“..bu sentezde de açıklandığı üzere, mevcut araştırma bulguları yunus terapisinin özürlü küçük çocukların davranışlarının iyileştirilmesinde etkili olduğuna ilişkin iddiaları desteklememektedir.Daha spesifik olarak anlatmak gerekirse, sentezden elde edilen sonuçlar yunuslarla etkileşimden yararlanmanın çocukların öğrenmesini veya sosyal-duygusal gelişimini destekleyen diğer yöntemlerden daha etkili olduğuna ilişkin görüşü desteklememektedir.” (Humphries 2003, p. 6)

Son olarak, Brensing, Linke ve Todt (2003) yunus terapisinin ultrasonla iyileşme sağladığına ilişkin iddiayı değerlendirmişlerdir.Araştırmacılar yunusların davranışlarının insan katılımcılarla eko-lokasyon kurduklarına (ve dolayısıyla ultrason yoluyla sözde “şifalı enerji verdiklerine”) ilişkin hipotezle tutarlı olup olmadığını görmek üzere iki yunus terapisi programında bulunan yunusların davranışlarına ilişkin bir gözlem çalışması yapmışlardır.Yunusların davranışlarının bu hipotezle tutarlı olmadığı sonucuna varmışlardır ve dolayısıyla bu da yaygın ultrason tedavilerinin minimal gerekliliklerini karşılamamaktadır.Dolayısıyla, ekolokasyonun iyileştirdiğine veya yunusların bu iddiayla en küçük tutarlılık bir tutarlılık gösterecek bir şekilde insanlarla eko-lokasyon kurduklarına ilişkin hiçbir bilimsel kanıt yoktur.Bu makalede 1998’den bu yana yayınlanmış olan beş hakemli yunus terapisi çalışmasını inceleyerek yunus terapisi literatürünü güncellemekteyiz.

Hakemli makaleler yunus terapisinin etkinliğine ilişkin "en iyi" kanıtı teşkil ettiklerinden bu makalelere odaklandık.Yunus terapisinin artan popülaritesi düşünüldüğünde, yunus terapisine ilişkin güncellenmiş bir analizin gerekli olduğu kanısındayız.Humphries (2003), 1989’dan 1999’a kadar, iki tanesi halihazırda Marino ve Lilienfeld (1998) tarafından incelenmiş olan çeşitli tarihlerdeki hakemli makaleleri incelemişlerdir..Brensing, Linke ve Todt (2003) çıkardıkları sonuçlarda iki tesiste yapmış oldukları yunus terapisi çalışmalarından elde ettikleri verileri esas almışlardır ve hakemli literatürün metodolojik değerlendirmesini yapmamışlardır.Bu makalede, 1998 yılından itibaren yayınlanmış olan beş hakemli yunus terapisi çalışmasının metodolojik geçerliliğini değerlendirerek 1998 yılındaki makalemizin kaldığı yerden devam etmekteyiz.

Yöntemler

Yunus terapisinin kullanıldığı çalışmaların açıklandığı toplam beş makaleyi inceledik.Bunlar Antonioli ve Reveley (2005), Iikura ve ark.(2001), Lukina (1999), Servais (1999), ve Webb ve Drummond’a (2001) ait makalelerdi.Çalışmalardan dördünü yürüten araştırmacılar yunus terapisi katılımcılarında davranışsal sonuçlarda iyileşme olduğunu bildirmişlerdir.

Yunus Terapisi

Bunlar arasında, çalışmasındaki iki deneysel gruptan sadece birinde pozitif sonuçlar aldığını bildiren Servais (1999) tek istisnadır.Servais tarafından bildirilen muğlak sonuçlar dışında (1999), negatif bulguların bildirildiği başka bir yayınlanmış çalışmaya rastlamadık.

Yunus terapisine ilişkin hakemli çalışmaları pek çok yönden araştırdık.İlk olarak Google Scholar arama motoruna “yunus destekli terapi” ve “yunus terapisi” terimlerini yazarak araştırdık.İkinci olarak, aynı terimleri kullanarak Google’dan yunus terapisi yapan tesisleri araştırdık ve bu web sitelerinde verilen bibliyografyayı inceledik.Üçüncü olarak, bu terimleri Mevcut İçerik veri tabanında yaptığımız bir araştırmada kullandık.Dördüncü olarak ise aşağıdaki hakemli dergilerde 1999’dan günümüze kadar yunus terapisi ile ilgili yayınlanmış olan tüm makaleler üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptık: Anthrozoös, Society & Animals, Applied Animal Behaviour Science ve Zoo Biology. Beşinci olarak, daha sonraki ilgili çalışmalar açısından, yukarıda belirtilen kaynakların referans bölümlerini inceledik.

1998 tarihli makalemizde de olduğu gibi, her bir çalışmanın geçerliliğini dört kaynakta belirtilen(Cook ve Campbell (1979), Shadish, Cook ve Campbell(2002), Kendal ve Norton Ford (1982) ve Shaughnessy ve Zechmeister (1994) standart kriterlere göre değerlendirdik

Bu kaynaklarda deneysel araştırmalarda kaçınılması gereken, deneysel geçerliliğe ilişkin bir grup tehlike açıklanmaktadır.Geçerlilik açısından tek bir tehlikenin olması dahi çalışma bulgularının yorumlanmasını zorlaştırabilir hatta bazı durumlarda imkansız kılabilir.

Tablo 1’de geçerlilik için bazı tehlikler, bunların açıklamaları ve beş çalışmanın her birinde olup olmadıkları gösterilmektedir.Bu tehliklerin büyük çoğunluğu çalışmanın metodolojik sağlamlığı anlamına gelen dahili geçerlilikle veya araştırmacı tarafından incelenen yapıların göstergeleri olarak ölçümlerin sağlamlığı anlamına gelen yapısal geçerlilikle ilişkilidir.Burada kendimizi geçerlilik açısından en ciddi tehlikelerle sınırlandırdık.

Bulgular

Tablo 1’de incelediğimiz beş çalışmadan her birinin birçok önemli geçerlilik kriterini ihlal ettiği gösterilmektedir.

Ayrıca, deneysel kontrolün yetersiz olması nedeniyle, yapısal geçerliliğe yönelik iki tehdit olarak spesifik olmayan etkiler ve yapısal karışıklık da tüm çalışmalarda mevcuttur.Geçerliliğe yönelik bu tehditlere yunus terapisi literatüründe her tarafta rastlandığından, bunları ayrı bölümlerde ele aldık ve her bir çalışmaya ilişkin daha spesifik noktalarla devam ettik.

Spesifik Olmayan Etkiler

Spesifik olmayan etkiler amaçlanan tedaviye özgü olmayan ve çok çeşitli tedavilerle ortak olan etkilerden kaynaklanan iyileşmelerdir.Bunlar amaçlanan terapötik unsurların sonuçlarından çok, tedavinin jenerik etkileridir.Spesifik olmayan etkilere ilişkin iki anlamlı alt kategori plasebo etkileri ve yenilik etkileridir.Plasebo etkisi, katılımcının iyileşme beklentisinden kaynaklanan, çok iyi gösterilmiş ancak çok az anlaşılabilmiş bir etkidir.Yenilik etkisi ise yeni, heyecan verici bir deneyimin enerji veren ve canlandıran etkileridir.Doğası gereği, yunusla tedavi bu iki spesifik olmayan etkiyi yaratmaya özellikle meyillidir.Dahası, spesifik olmayan etkilerin çoğunun geçici olduğu çok iyi bilinmektedir. Bu nedenle, yunus terapisine ilişkin yapılacak tüm çalışmalarda bu spesifik olmayan etkileri minimuma indirgemek üzere çok sıkı prosedürler uygulanmalı ve bu çalışmalar özellikle tedavinin uzun vadeli etkilerini değerlendirmenin yollarını kapsamalıdır.Yunus terapisi, kısmen katılımcılara ve ailelerine son derece etkili bir uygulama olarak pazarlanması, kısmen de tedavinin doğasının katılımcalar için bilinir özellikte olması nedeniyle plasebo etkilerine açıktır.  Ayrıca, incelediğimiz çalışmaların hiçbirinde tedavi durumuna ilişkin ipuçlarını elimine ederek bu etkiyi ortadan kaldıran veya önemli oranda azaltan herhangi bir kontrol kullanılmamıştır.Yunus terapisi, bariz şekilde yeni ve heyecan verici bir deneyim olarak büyük, zeki ve karizmatik bir hayvanla yüzme ve etkileşime geçme nedeniyle yenilik etkilerine de açıktır.Yenilik etkisinin tam anlamıyla kontrolü kontrol grubunun bir başka yeni, çekici hayvana maruz kalması ve tüm bunların eşit tutulmasıdır.Bu şekilde her iki grupta da gerekli tedaviyi aldıklarına inanmaları için benzer sebepler olacak ve her iki grup da egzotik bir hayvanla etkileşim yaşamanın heyecanını deneyimleyecektir.

 

Tablo 1 Beş çalışmanın her birinde geçerliliğe yönelik tehlikeler

Geçerliliğe Yönelik Tehlike

Açıklama

Antonioli ve reveley (2005)

Likura ve ark. (2001)

Lukina (1999)

Servais (1999)

Webb ve Drummond (2001)

Yapısal Geçerlilik

Spesifik Olmayan Etkiler (Amaçlanan Tedaviye Özgü Olmayan Etkilerden Kaynaklanan İyileşmeler

Plasebo

İyileşme beklentisinden kaynaklanan iyileşme

x

x

x

x

x

Yenilik

Amaçlanan tedaviye özgü olmayan enerji, heyecan ve coşku etkileri

x

x

x

x

x

Yapısal karışıklık

Prosedürün gerçekte birden fazla aktif öğe içerebileceğini dikkate almama

x

x

x

x

x

Gücenmenin Neden Olduğu Demoralizasyon

Aktif tedaviyi almadıklarının farkında olan katılımcılar gücenebilir ve tedavi grubuna kıyasla daha olumsuz yanıt verebilir.

x

 

 

 

 

Talep Özellikleri

Katılımcıların araştırma hipoteziyle ilişkili şüpheleri doğrultusunda yanıtlarını değiştirme eğilimleri

x

 

x

 

x

Deneyi Yapan Kişinin Beklentisel Etkileri

Deneyi yapan kişinin istemsiz olarak tedavi hipotezine göre bulgularda taraflı davranması

 

x

x

x

 

Dahili Geçerlilik

Geçmiş

Çalışmanın seyri sırasında amaçlanan tedavi dışında potansiyel terapötik olayların meydana gelmesi

 

x

x

 

 

Test Etme

Test etmenin kendisinden kaynaklanan iyileşmeler (örneğin pratik yapmanın etkileri)

 

 

x

x

 

Gerileme

Ekstrem skorların tekrar test edildiğinde daha az ekstrem olması

 

x

 

 

x

Enstrümantasyon

Çalışmada farklı zamanlarda yapılan bağımlı ölçümlerde meydana gelen değişiklikler

 

x

 

 

x

Çoklu Girişim Etkisi

Çalışmanın seyri boyunca amaçlanan tedavi dışında tedavilerin uygulanması

 

 

x

x

 

 

Olgunlaşma

Doğal gelişim etkilerinden kaynaklanan, zaman içinde meydana gelen değişiklikler

 

x

x

 

 

Bilgi Verenlerin Taraflılığı

Bilgi veren kişilerin umutları ve beklentileri doğrultusunda seçici olarak iyileşmeleri hatırlama eğiliminde olmaları (geriye dönük taraflılık) veya çaba  gerekçelendirme nedeniyle iyileşmenin istemeden bozulması

x

 

 

 

x

En azından yunus terapisi tedavi görmeyen kontrol grubunun yanı sıra diğer hayvan destekle terapilerle karşılaştırılmalıdır.  Eğer yunuslara karşı başka bir büyük, karizmatik hayvanla farklı etkiler tespit edilirse, yunus tedavisine özgü olası spesifik terapötik unsurların araştırılması önem kazanacaktır.Aksine, hem yunuslarla, hem de diğer hayvanla yapılan tedavilerde eşit oranda iyileşme elde edilirse; bu tüm hayvan destekli terapilerde, aslında tüm heyecan verici ve yeni özelliğe sahip terapilerde elde edilen, yunus terapisinin jenerik, geçici kendini iyi hissettirme özelliğini düşündürecektir.

Yapısal Karışıklık

Yapısal karışıklık deneysel prosedürün birden fazla aktif (etkili) öğesi olabileceğini dikkate almama durumunda ortaya çıkmaktadır.  Yunus terapisinde, terapi yunuslarla etkileşimin yanı sıra suda yüzmek, suya yakın olmak, dışarıda olmak ve profesyonel görevlilerden ilgi görmek gibi tipik olarak karmaşık bir dizi öğe içermektedir.Ayrıca, yunus hayvanın boyutu ve dokunulduğunda bıraktığı his ve hayvanla etkileşim kurmak gibi çeşitli terapötik bileşenlere ayrılabilecek, başlı başına karmaşık bir uyarandır  İncelemiş olduğumuz yunus terapisi çalışmalarının hiçbirinde bu olasılıklar yeterince kontrol edilmediğinden, bunların tümü yapısal karışıklıklara meyillidir.Psikoterapi literatüründe, yapısal karışıklık tipik olarak farklı tedavi bileşenlerinin potansiyel etkilerini içeren farklı deneysel koşullar yaratarak bu etkileri birbirinden ayıran çalışmalarla çürütülmektedir (Kazdin 1994. Her ne kadar burada tek bir ideal DAT kontrolü olduğunu ileri sürmesek de, hiçbir DAT çalışmasına en azından minimum düzede etkili bir çürütme stratejisi için gerekli olacak kadar çok sayıda alt kontrol grubu dahil edilmemiştir.

Antonioli and Reveley (2005)

Antonioli ve Reveley (2005) Honduras’tabir tesiste tutsak halde bulunan yunuslarla birlikte yüzmenin ve etkileşimin depresyon ve anksiyete skalası skorlarını düşürüp düşürmediğini göstermek üzere bir tek kör, randomize kontrollü çalışma yapmışlardır. Toplam kişi sayısı ICD-10 ölçeğine göre (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması, 10. baskı) hafif ila orta dereceli depresyon skorlarına sahip ve ayrıca herhangi bir ilaç almaksızın başlangıçtan dört hafta sonra Hamilton depresyon skorları da en az 11 olan 30 kadın ve erkektir. Deneysel grup (hayvanlarla terapi gören) suda yunuslarla beraber oynayan, yüzen ve hayvanlarla ilgilenen 13 katılımcıdan meydana gelmektedir. Kontrol grubu ise (outdoor doğa programı)  bir mercan resifinde yüzen ve dalan ve deneysel gruptakilerle benzer ancak yunussuz deneyim yaşayan 12 katılımcıdan meydana gelmektedir. Her iki program da iki hafta süreyle Pazartesiden cumaya kadar günde bir saat olacak şekilde eş zamanlı olarak yürütülmüştür.Araştırmacılar Hamilton Derecelendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri ile depresyonun tedavi öncesi ve sonrası derecesini ölçmüşler ve anksiyeteyi de Zung Kendi Kendine Derecelendirmeli Anksiyete Ölçeğiyle ölçmüşlerdir. Araştırmacılar depresyon skorlarında kontrol grubuna kıyasla deneysel grupta anlamlı şekilde daha iyi iyileşmeler tespit etmişlerdir. Ayrıca anksiyete skorlarında herhangi bir fark bulamamışlardır (her ne kadar araştırmacılar istatistiksel anlamlılığın olmamasının sadece bir denek alt grubunun tedavi öncesinde klinik olarak anksiyöz olmasından kaynaklandığını düşünseler de). Yunus terapisinin hafif ila orta dereceli depresyon tedavisinde “su” terapisine kıyasla daha etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak bu sonucun bazı eksik yönleri vardır.

Öncelikle, araştırmacılar çalışmalarını sınırlandıran unsurlardan birinin katılımcıların tedaviye kör olmaması olduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla, talep özellikleri katılımcıların yanıtlarını etkilemiş olabilir. Araştırmacılar katılımcılara bir klinik girişimden çok bir araştırma çalışmasında olduklarını ve dolayısıyla herhangi bir iyileşme beklememeleri gerektiğini vurgulayarak potansiyel talep özelliklerine karşı koruma sağlamaya çalışmışlardır. Yine de katılımcıların bu bilgiye rağmen çalışmanın gerçek özelliğini fark edip etmedikeri bilinmemektedir.

İkinci önemli dezavanaj ise kontrol koşulunun bu araştırmada yunusun temsil ettiği herhangi bir karizmatik hayvanla etkileşim içinde olmanın potansiyel etkilerine karşılık gelmemesidir. Deneysel grup yunuslarla yüzmüş, öte yandan kontrol grubu başka bir analog hayvanla etkileşime girmemiştir.243

Marino ve Lilienfeld

Kontrol grubundaki katılımcılar bir mercan resifinin yakınlarında yüzmüş ve deney personeli ile etkileşim kurmuştur. Ancak, yunuslar için bariz bir uyaran kontrol görevi görebilecek başka byük, mobil hayvanlarla belirgin bir etkileşim olmamıştırDolayısıyla, tam anlamıyla bir kontrol grubunun olmaması nedeniyle, katılımcılarda elde edilen sonuçlar plasebo ve yenlik etkileri de dahil olmak üzere spesifik olmayan etkilerden kaynaklanıyor olabilir.Doalyısıyla araştırmacıların yunus terapisinin etkin olduğuna ilişkin yargıları prematüre bir yargıdır. Bu çalışmada geçerliliğe yönelik üçüncü potansiyel tehlike de bilgi taraflılığıdır. Araştırmacılar depresyona ilişkin kişisel bildirimleri esas aldıklarından, tedaviye kör olmayan katılımcılar beklentileri, umutları ve hatta çabanın gerekçelendirilmesi (yani kişinin bir tedaviye harcadığı zamanın, enerjinin ve paranın haklı olduğuna yönelik psikolojik inanma ihtiyacı) neticesinde iyileşmenin gerçekleştiğini selektif olarak hatırlayabilirler. Dördüncü olarak, araştırmacılar tedavi sonrası derecelendirilmesi ile ilişkili olarak bir izlem çalışması yapmadıklarını kabul etmektedirler.  Dolayısıyla, buradan çıkarılabilecek tek makul sonuç kontrol ve deney grupları arasında tedaviden hemen sonra farklılık olduğudur (hatta yukarıdaki dezavantajlar düşünüldüğünde bu sonuçlar bilr şüphelidir). Bu farklılığın tedavi sonrası değerlendirmenin ardından bir gün sonra dahi olup olmadığı, ayrıca katılımcılardan herhangi birinin kötüleşip kötüleşmediği bilinmemektedir. Bu izlem eksikliği bulguları yeni veya kısa süreli etkilere karşı şüpheli kıldığı için önemli bir dezavantajdır. Bu noktayla ilişkili olarak, araştırmacılar depresyonun sadece iki haftalık yunus tedavisiyle iyileşme gösterdiğini, normal tedavi ile en az dört hafta gerektiğini iddia ederek yunus terapisinin klasik ilaç tedavisine veya psikoterapiye kıyasla yararlı olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak araştırmacılar uzun süreli tedavilerin daha uzun süreli etkiler meydana getirdiğini belirtmeyi ihmal etmişlerdir. Aksine, araştırmacılar yunus terapisinin tedavinin hemen sonrasının ötesinde de bir etki meydana getirdiğine ilişkin bir kanıt sunamamışlardır.

Son olarak, Shadish, Cook ve Campbell (2002) bir kontrol grubunun üyeleri daha az arzu edilen bri tedavi aldıklarını veya tedavi almadıklarını öğrendiklerinde meydana gelen ve gücenmeden kaynaklı demoralizasyon olarak bilinen bir yapısal tehlikeden de bahsetmektedirler. Bu olumsuz duygular kişilerin yanıtlarını etkileyebilmektedir. Gücenmeden kaynaklı demoralizasyon tedavinin etkili olduğuna yönelik yanlış bir görünüm meydana getiren negatif kontrol grubu sonuçlarından sorumlu olan faktördür.  Antonioli ve Reveley bu olasılığın farkında görünmektedirler ve kontrol grubunun da tedavinin sonunda yunuslarla yüzmesine izin vererek bu etkiyi en aza indirgemeye çalışmışlardır. Ancak, kontrol grubuna sadece son değerlendirmeden sonra yunuslarla birlikte yüzme izni verildiği için, gücenmeden kaynaklı demoralizasyon ihtimali tamamen ortadan kalkmamıştır. Iikura ve ark.(2001)Iikura ve ark. (2001) yunusların varlığının atopik dermatit için verilen deniz suyu terapisinin etkisini artırıp artırmadığını araştırmışlardır. Atopik dermatit rahatsızlığı olan otuz altı hastaya altı gün süreyle yunuslarla birlikte deniz suyu terapisi (plajda denizde yüzme) uygulanmış,  27 hasta ise deniz suyu terapisini altı gün boyunca yunuslar olmadan almıştır. Deniz suyu terapisi, hastaların durumu, yunuslara maruz kalma şekli veya çalışmanın başka bir metodolokil bileşenine ilişkin ayrıntı verilmemiştir. Ancak, araştırmacılar atopik dermatit parametrelerinin tümünün her iki grupta da iyileştiği ve daha da önemlisi, yunus grubunda yunussuz gruba kıyasla deniz suyu terapisinde daha az stres ve ağrı hissedildiği sonucuna ulaşmışlardır. Ayrıca, araştırmacılar hastaların yunuslarla yüzmekten hoşlandıklarını da belirtmişlerdir. Yuusların terapi sırasında ağrının hafifletilmesinde çok yararlı olduğu sonucuna varmışlardır (s. 390).

Çalışmanın nasıl yürütüldüğüne ilişkin araştırmadaki bilgilerde bulunan belirgin noksanlık dikkate alındığında, Iikura ve ark. tarafından yapılan çalışmanın metodolojisinin ve elde edilen sonuçların değerlendirilmesi güçtür. Dahası, araştırmacıların vardıkları sonuçlar da belirsiz ve subjektiftir. Uygun metodolojinin olmaması nedeniyle, Iikura ve ark. tarafından yapılan çalışmanın tamamen yorumlanamaz olduğu ve yunus terapisinin etkinliğine ilişkin güvenilir herhangi bir destek içermediği sonucuna varılabilir.  Dolayısıyla ,tespit edilebildiği kadarıyla, Tablo 1’de açıklanan geçerliliğe yönelik tehditlerin çoğu Iikura ve ark. tarafından yapılan çalışma için geçerlidir.

Lukina (1999)

Lukina (1999) sağlıklı çocuklarda yunusla terapinin “psikonörolojik” fonksiyonlar üzerindeki etkilerini tespit etmek üzere bir tekli grup test öncesi-test sonrası tasarımından yararlanmıştır. Katılımcılar 30’u infantil nevroz, 25’i zeka geriliği ve 35’i diğer belirtilmemiş hastalıkları olan çocuklar olmak üzere 57 sağlıklı kişidir. Çocukların tümü 5 ila 20 seansta 10-15 dakika süreyle tutsak yunuslarla yüzmüş ve etkileşim kurmuştur. Her ne kadar Lukina çocuklara bu seanslarda bir dizi psikolojik görev verildiğini belirtmiş olsa da, bu görevlerin neler olduğunu açıklamamıştır. Benzer şekilde, her ne kadar sonoç ölçümlerinin pek çok testi ve gözlemi kapsadığını belirtse de, bumların hiçbiri yeterince ayrıntılı olarak açıklanmamıştır. Dolayısıyla, Tablo 12de belirtilen geçerlilik tehditlerinin çoğunun göz ardı edilmesi mümkün değildir.

Lukina (1999) yunus maruziyetinin ardından tüm gruplarda kardiyak ritimlerde değişkenlikte artış olduğunu bildirmiştir ve bunun yunuslarla temas sırasında psikoemosyonel baskın öğelerin tekrar dağıtımını doğruladığını, bunun da rehabilitasyon ölçümleri ve psikoterapi için olasılıklar doğurduğunu iddia etmiştir, (p. 678), ancak araştırmacının psikoemosyonel baskın öğelerden neyi kastettiği veya bunların kardiyak ritimlerle ne şekilde ilişkili olduğu açık değildir.  Ayrıca, araştırmacı yunus terapisi seanslarının ardından, ebeveynler ve tesis çalışanlarının nezaket ve oto kontrol gibi yeni bireysel özelliklerin ortaya çıktığını gözlemlediklerini iddia etmiştir. Ancak, bu gözlemler subjektif ve niceliksizdir. Ayrıca,  Lukina infantil nevroz grubunda görülen depresyon, gece fobileri, histeri ve enürezi gibi hastalık belirtilerinin çoğunun azaldığını ve tüm çocukların yunus terapilerine pozitif yanıt verdiklerini iddia etmektedir. Ne var ki, bu iddia edilen sonuçları destekleyecek herhangi bir veri veya değerlendirme araçlarına ilişkin hiçbir açıklama yapmamaktadır. Son olarak, psikoterapi tedavi sisteminin bir parçası olduğundan, katılımcıların kaydettikleri ilerlemelerin yunus öğesi dışındaki girişimlerden kaynaklanıyor olması  mümkündür; dolayısıyla çoklu müdahale girişimini geçerlilik için potansiyel bir tehlike kılmaktadır.

Bu eksiklerin yanı sıra, Lukina çalışmasının pivotal zayıflığı yunuslarla birlikte yüzmemiş olan çocuklardan meydana gelen bir kontrol grubunun olmamasıdır.  Dolayısıyla, çalışma temel deneysel tasarım için gerekli minimum kriterleri karşılamamaktadır. Tek başına bu eksiklik dahi, diğer geçerlilik tehditleri olmaksızın Lukina çalışmasını zor yorumlanabilir kılmaktadır. Her ne kadar nedensel sonuçlara varmak için sofistike, tek denekli tasarımlar olsa da, basit A-B tasarımları dahili geçerlilik açısından ekseriyetle sınırlı kalmaktadır (Shadish, Cook ve Campbell 2002).

Servais (1999)

Bu çalışmanın tasarımı sırasıyla 16 ve 14 ay süren iki deneyi içermektedir. İlk deneye her birinde 3 otistik çocuk olan üç grup dahil edilmiştir. Yunus grubuna bir yandan bir yunusla ve karadaki bir eğitmenle etkileşim kurarken bir zihinsel görevi yerine getirmeleri öğretilmiştir.  İki kontrol grubu kendi bulundukları ortamda aynı zihinsel görevin öğretildiği bir sınıf grubu ve bir bilgisayar grubudur.

İkinci deneysel grup ise bir yunus grubu ve bir sınıf grubundan oluşmaktadır. Servais katılımcıların kesin yaşlarını belirtmemiş ancak gelişimsel yaşın 1-3 olduğunu bildirmiştir. Tüm seanslar bireysel olarak gerçekleştirilmiş ve 15-20 dakika sürmüştür. Yunus ve bilgisayar gruplarına yeni ortama alışmaları için 10-35 dakikalık alışkanlık seansları uygulanmıştır ve çalışmanın bir sonraki fazına geçmeden önce belli basit görevleri yerine getirmeleri istenmiştir.

Tüm gruplara terapi öncesi testleri uygulanmış, ardından diğer bilişsel görevlerin ve sonrasında testlerin uygulandığı “öğrenim seansları” yapılmıştır.

Test öncesi ve test sonrası uygulamalarının gruplar arasında veya dahilinde aynı olup olmadığı bilinmemektedir.

Dolayısıyla enstrümantasyon etkileri (çalışmada farklı zamanlarda yapılan ölçümlere bağlı değişiklik etkileri) mevcut olabilir. Test sonrası performansın yanı sıra, diğer sonuç ölçümü de araştırmacı tarafından videoya alınan gözlemlerin baz alındığı dikkat derecesidir. Davranışsal sonuçları kodlayabilecek tek kişi araştırmacı olduğunadan, deneyi yapan kişinin beklentisinin bulguları etkilemiş olması mümkündür.

Servais (1999) ilk yunus grubunun diğerlerine kıyasla görevleri daha iyi öğrendiği sonucuna varmış ancak gruplar arasında başka bir farklılık bildirmemiştir. Servais elde edilen pozitif sonuçların deneyi yapan kişilerle çocuklar arasındaki duygusal etkileşimden kaynaklandığı ve daha iyi tasarlanmış çalışmaların hayvan etkisini ortadan kaldıracağı sonucuna varmıştır.

Servais’in elde ettiği bulgularına ve yunus tedavisinin etkilerine ilişkin gerekli tedbirlerine rağmen, geçerlilik için birçok tehlikenin olduğu da belirtilmelidir. Deney yapan kişinin beklentilerinin ve olası enstrümantasyon etkilerinin yanı sıra, talep özelliklerinin de göz ardı edilmesi mümkün değildir.  Ayrıca, araştırmacının yunusların iyileşmede diğer tedavi öğeleri kadar önemli olmayabileceğini ilişkin yaptığı çıkarım da, yunus terapisinin yanı sıra tedavi prosedürünün diğer yönlerinin (örneğin dışarıda yüzmek gibi) bildirilen etkilerin nedeni olduğuna işaret etmektedir.

Webb ve Drummond (2001)

Webb ve Drummond (2001) yunuslarla birlikte yüzmenin psikolojik etkilerini Avusturya’da bir deniz parkında araştırmışlardır.  Katılımcılar bilinen veya en azından ölçülen bir psikopatolojisi olmayan, ergenlik döneminde, çeşitli yaşlardan erkek ve kızlardan meydana gelmektedir. Ödemeli katılımcılar olup altı ay kadar bir liste için sıra beklemişlerdir. Sağlık çalışmasında deneysel grup 25 ila 30 dakika süre ile dörtlü gruplar halinde, dört yunusla birlikte yüzen 74 kadın ve 25 erkekten oluşmaktadır. Kontrol grubu ise deniz parkına bitişik bir plajda yunuslar olmadan yüzen 14 kadın ve 15 erkekten oluşmaktadır.  Her iki grup da tedavi öncesinde ve sonrasında kendilerini ne kadar iyi hissettiklerini bildirmişlerdir. Anksiyete çalışmasında, bir plaj tatil köyünde 20 ila 30 dakika süreyle yabani yunuslarla birlikte yüzen 12 kadın ve 7 erkeğe ait, kişilerin kendi kendilerini değerlendirerek verdikleri anksiyete skorları  alınmıştır.  Kontrol grubu ise aynı plajda yunuslar gittikten sonra yüzen 12 kadın ve 8 erkekten meydana gelmektedir. Bu çalışmada, katılımcılar yüzmeden hemen önce ve sonra kendilerini ne oranda iyi hissettiklerine yönelik algılarını incelemek üzere kendi kendilerine bir anket doldurmuşlardır. Psikolojik olarak kendini iyi hissetme her bir katılımcının kendisini ne kadar pozitif hisettiği şeklinde tanımlanmaktadır. Fizyolojik olarak kendini iyi hissetme ise katılımcının kendisini ne kadar enerjik hisettiği olarak tanımlanmaktadır. Katılımcılar anketteki her bir soru için bu hissettiklerini 12den 100’e kadar bir ölçekle değerlendirmişlerdir.  Anksiyete çalışmasında, katılımcılar Durumluk-Sürekli Kaygı Envanterinin “durumluk” kısmını yüzmeden hemen önce ve sonra doldurmuşlardır. Webb ve Drummond bu çalışmada, tedavi öncesinde deneysel grubun kontrol grubuna kıyasla kendini anlamlı şekilde daha iyi derecelendirdiğini bildirmişlerdir. Bu bulgu muhtemelen deneysel grupta yunuslarla birlikte yüzmeye yönelik pozitif beklentiden kaynaklanmaktadır. Her iki grubun da kendini iyi hissetme dereceleri tedavi sonrasında artmış olmakla birlikte, kontrol grubuna kıyasla deneysel grupta bu oranlar çok daha fazladır. Ancak, araştırmacılar bir kovaryans analizinin ardından, yüzmeden sonra devam eden farklılıkların gruplar arasında tedavi öncesindeki farklılıktan kaynaklandığını tespit etmişlerdir. Dolayısıyla yunuslarla yüzmenin kendini iyi hissetme üzerinde anlamlı şekilde bir etkisi yoktur. Anksiyete çalışmasında, deney ve kontrol grubu arasında tedavi öncesinde anlamlı bir farklılık yoktur. Araştırmacılar deneysel grupta anksiyete bildirimlerinde anlamlı bir düşüşe rastlamış ancak bunu kontrol grubunda görmemişlerdir. Bu bulgulardan, Webb ve Drummond yeni ve heyecan verici bir deneyime ilişkin beklentinin ve yüzme eyleminin kendisinin kişinin kendisini iyi hissetmesini sağladığı sonucuna varmışlardır. Bunun yanı sıra, özellikle yunuslarla birlikte yüzmenin anksiyeteyi de azalttığı sonucuna varmışlardır.

Yapılan iki çalışmadan sadece anksiyete çalışmasının deney ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık göstermesi nedeniyle, burada anksiyete çalışmasına odaklanmaktayız. Ancak, anksiyete çalışmasındaki tüm tehditler bu çalışma için de geçerlidir. Anksiyete çalışmasında, katılımcılar bir vizit sırasında yabani yunuslarla birlikte okyanusta yüzmüşlerdir. Yunuslarla yüzmeden önce, katılımcılara yunusların tesiste günlük olarak görüldükleri söylenmiştir. Dolayısıyla, katılımcıların kendileri gibi yunus görme beklentisi içinde olan diğer insanlarla birlikte bir yunusla birlikte yüzme beklentisi içine girmeleri sağlanmıştır. Kontrol grubu yunuslar gittikten sonra aynı bölgede yüzmüş ve genellikle yunusların gitmiş oldukları sırada yüzdükleri için yunus görme beklentisi içine girmemişlerdir.

Yunus Terapisi…

Yine de, deneysel ve kontrol grupları arasındaki karşılaştırmalarda birçok sorun meydana gelmiştir. Araştırmacılar yunusların geçişi sırasında suya girilmesine izin verilen kişi sayısında bir sınırlandırma olmadığını belirtmişlerdir. Plajda yunuslarla yüzmek üzere bekleyen gruplar olduğunu bildirdikleri düşünüldüğünde, kesin olmasa da, suda deneysel gruba eşlik eden katılımcı sayısının kontrol grubuna kıyasla daha fazla olması makul görünmektedir.  Ayrıca, bu boyutta deney ve kontrol grubunu daha kıyaslanabilir yapmak için görünür herhangi bir çaba da harcanmamıştır. Dolayısıyla, deneysel koşuldaki azalan anksiyete daha fazla sayıda insanla etkileşim kurmaktan kaynaklanıyor olabilir.

Bunun yanı sıra, eğer tüm katılımcılar yunusların geçişi sırasında birlikte yüzüyor olsa idi, bu durumda yunusları görmeye eşlik eden pozitif duyguların sağladığı duygu bulaşmasını yaşayacaklardır. Bu da bu durumdaki “terapötik ajanın” diğer mutlu ve heyecanlı insanlarla birlikte yüzmüş olmak olabileceğini düşündürmektedir. Bildirilen etkilerin sadece yunuslarla doğrudan ilişkisi yoktur. Araştırmacılar bu fakörü kontrol etmediklerinden (en azdından böyle bir kontrol yaptıklarına ilişkin bir bulgu olmadığından), deneysel gruptaki anksiyetede meydana gelen anlamlı azalmanın yunuslardan kaynaklandığı sonucuna varamayız. Ayrıca, araştırmacılar katılımcıların yunuslarla ne şekilde etkileşim kurduklarına ve hatta doğrudan bir yunusla etkileşim kurup kurmadıklarına ilişkin dahi herhangi bir bilgi vermemişlerdir. Bu bilgi verilmemiş olduğundan, deneysel grubun tam olarak nasıl bir “tedaviye” maruz kaldığının tespit edilmesi mümkün değildir. Antonioli ve Reveley’in (2005) çalışmasında da olduğu gibi, katılımcılar bu duruma kör değildir ve anksiyete düzeylerini kendilerinin bildirmesi istenmiştir. Sonuç olarak, talep özelliklerinin de, bilgi yanlılığının da tamamen göz ardı edilmesi mümkün değildir. Yerel bir deniz parkına ziyarete gelen katılımcılar bir yunusla yüzme deneyimi için para ödeyen müşteriler olduğu için; dahası bazıları bu şansı altı aydır bekliyor olduğundan, çabaların gerekçelendirilmesine ilişkin bilgi yanlılığı önemli rol oynamış olabilir.

Katılım şansı için kontrol grubuna kıyasla deney grubundaki katılımcılar daha uzun süre beklemişlerse, bu durumda çaba gerekçelendirmeden kaynaklanan yanlılık da mümkündür.

Sonuçlar ve Özet

Özetle, incelemiş olduğumuz beş çalışmada geçerliliğe yönelik ciddi tehditlerin bulunması en iyi ihtimalle bunlardan elde edilen sonuçları şüpheli kılmakta ve en kötü ihtimalle ise tamamen güvensiz kılmaktadır. Tüm çalışmalar plasebo ve yenilik etkileri de dahil olmak üzere spesifik olmayan etkilere ve yapısal karışıklığa açıktır. Bunun yanı sıra, çalışmaların her biri sonuçları şüpheli kılacak şekilde birçok başka metodolojik zayıflıklar da içermektedir.

Ancak, bu beş çalışma  metodolojik rigor açısından önemli oranda farklıdır. İncelenen çalışmalardan Antonioli ve Reveley (2005)  diğer çalışmalara kıyasla daha fazla potansiyel karışıklığa yönelik kontrol içerdiğinden, metodolojik olarak en güçlü çalışmadır. Bu çalışma katılımcıların koşullara randomize olarak atanması, sonuçların tedavi öncesi ve sonrası kör derecelendirilmesi, talep özelliklerini azaltmaya yönelik prosedürler, standart valide araçların kullanımı (Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, ve Zung Kişisel Değerlendirmeli Anksiyete Ölçeği) ve uygun istatistiksel testlerin yapılması gibi bir çok değerli metodolojik özelliği yerine getirmektedir. Bu açıdan, Antonioli ve Reveley’nin  çalılması metodolojik açıdan açık bir şekilde Nathanson ve ark. (1997) ve Nathanson (1998) çalışmalarından üstündür. Ancak Antonioli ve Reveley’nin bu kayda değer çabaları dahi gücenme kaynaklı demoralizasyon ve bilgi yanlılığı gibi önemli geçerlilik tehlikelerinin veya halihazırda mevcut olan spesifik olmayan etki ve yapısal karışıklığın varlığını ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla Antonioli ve Reveley (2005) yunus terapisinin etkinliğiyle ilgili olarak geçerli bir test sunamamaktadırlar ve metodolojik kalitenin minimal standartlarını karşılayabilmek için yunus terapisine ilişkin literatürün ne kadar geliştirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadırlar.

Kalan dört çalışmadan hiçbiri Antonioli ve Reveley’in çalışmasının metodolojik kalitesine yaklaşmamıştır. Bu çalışmaların büyük çoğunluğu deneysel koşula kör olan derecelendiricilerin dahil edilmesi ile potansiyel deney yapan kişi beklentisinin olumsuz etkisine maruz kalmıştır. Bunların yanı sıra, bu çalışmalarda temel yöntem ve prosedürlere ilişkin bildirilen verilerin eksikliğinin yanı sıra diğer geçerlilik tehlikeleri de mevcuttur (örn. Geçmiş, olgunlaşma, test, gerileme) dahası, çalışmaların hiç biri bildirilen kısa süreli iyileşmelerin bir izlem değerlendirmesini içermemektedir.

En sorunlu olan noktalar yapısal karılşıklık ve spesifik olmayan etkilerdir (plasebo ve yenilik etkileri dahil), bunların her ikisi de yunus terapisi literatüründe eş zamanlı olarak mevcuttur. Beş çalışmadan hiçbirinde bu iki geçerlilik tehlikesi için yeterli kontrol yapılmamıştır.  Yapısal karışıklığın en aza indirgenmesi veya elimine edilmesi hem deney, hem de kontrol grubunun tedaviler arasındaki tek farklı öğe olarak bir temel içerikle -bu durumda yunuslar- aynı veya en azından yüksek oranda benzer prosedürlere ve uyaranlara maruz bırakılması gerekmektedir. Katılımcıların tedavi durumlarını değerlendirmelerine ilişkin herhangi bir bilgiye sahip olmadıkları bir kör çalışma ile palsebo etkisi minimum düzeye indirgenebilir veya kontrol edilebilir. Yenilik etkileri, olabildiğince değişkeni mümkün olduğunca eşit tutarken, kontrol grubunu da bir başka yeni, çekici hayvanla etkileşime sokarak (örneğin atlar, köpekler veya bir başka deniz memelisi) kontrol edilebilir. Böylece, yunus terapisinin çeşitli alternatif tedavi şekilleriyle elde edilemeyen spesifik etkinliğe sahip olduğu çıkarımını yapmadan önce, araştırmacıların aynı sonuçların aynı prosedürlerde kullanılan bir başka büyük, karizmatik ve çekici hayvanla elde edilemediğine ilişkin yeterli kanıtlar sunmaları gerekmektedir. Eğer gerekli testler yapılır ve kontrol ve tedavi gruplarının eşit oranda iyileştikleri gözlenirse, burada yunus terapisinde olduğu gibi yunuslarla ilişkili olarak özel veya gerekli bir durum olmadığı sonucuna varılacaktır. Yunus terapisi alan grup kontrol grubuna göre daha fazla iyileşme kaydederse, her ne kadar erişilebilirlik, harcama ve riske yönelik pragmatik sorunlar halen mevcut olsa da, bu durumda yunus terapisinin potansiyel olarak terapötik açıdan enteresan bir uygulama olduğu düşünülebilir.

Ancak, bugüne kadar hiçbir çalışmada bu sorunlar ele alınmamış ve yunus terapisi uygun bir kontrol grubu ile kıyaslanmamıştır. Hiç kimse, benzer bir çalışma içinde aynı prosedürlere maruz kalmamıştır. Yunusların pek çok insan için son derece çekici ve enteresan hayvanlar oldukları dikkate alındığında, yenilik etkilerinin olasılığı ortaya çıkarak yunus terapisi literatüründe sorunlar meydana getirmektedir. En endişe verici konu ise yunus terapisinden uzun süreli iyileşme edildiğine dair bulguların şüpheli şekilde mevcut olmayışıdır. Yunus terapisinin genel halka yönelik kapsamlı promosyonlarına rağmen, herhangi bir psikolojik bozukluğun temel semptomlarında uzun süreli sonuçlar meydana getirdiğine dair bulgu yoktur. Occam’ın içinde bulunduğu zor durum yüksek oranda pozitif ve heyecan verici bir deneyimin geçici bir “iyi hissetme etkisine” neden olmasından dolayı yunus terapisinden elde edilen yararların yorumlanmasında çok dikkatli olunması gerektiğine işaret etmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, yunus terapisinin geçerli bir tedavi olduğuna ya da eğlenceden çok fazlasını sunduğuna inanmak için herhangi bir neden yoktur. Uzun süreli etkilere yönelik bilimsel kanıtların şaşırtıcı şekilde noksan olması yunus terapsinin yaygın şekilde kullanılması ve yapılan promosyonlarla ilgili olarak oldukça derin etik soruları da beraberinde getirmektedir.  Yuus terapisi programlarına katılanlarda meydana gelen yaralanmalara ilişkin çok sayıda veri mevcuttur ((Frohoff ve Packard 1995; Samuel ve Spradlin 1995; Webster, Neil ve Madden 1998). Ayrıca, insanlar ve yunuslar arasındaki etkileşim hem insanlar hem de yunuslar için ciddi enfeksiyon ve parazit riski de taşımaktadır. (Geraci ve Ridgway1991). Dolayısıyla, yunus terapisi insan ve tutsak yunusların yaşam kalitesi açısından çok önemli etik soruları beraberinde getirmektedir. En azından, yunus terapisini uygulayan kişilerin ebeveynleri ve uygun olan durumlarda katılımcıları yunus terapisinin psikolojik semptomlar üzerinde uzun süreli etkisine ilişkin bir kanıt olmadığı yönünde bilgilendirmesi gerektiği kanısındayız. Ancak bu şekilde yunus terapisinin alıcıları bu asılsız girişimin maliyet ve yararlarına ilişkin yeterli bilgi sahibi olarak karar alabileceklerdir.

Orijinal Doküman: Dolphin-Assisted Therapy:More Flawed Data and More Flawed Conclusions

Kaynak: http://www.marineconnection.org/docs/DAT%20Paper%202007.pdf

Çeviri: Ayşegül Seç

Yunusla Terapi: Sağlık Bakanlığı'ndan yunus terapisine İZİN VERİLMEMESİ gerektiği ile sonuçlanan resmi yazışma

Aşağıdaki yazışma, Sağlık Bakanlığı tarafından Başbakanlık Bilgi Edinme Merkezi (BİMER) aracılığı ile yapılan resmi yanıt ve başvuruları içermektedir. Başvuru yapan kişisinin ismi, kişilik hakları gözetilerek gizlenmiştir. (Yazışmaların tamamı için lütfen aşağıdaki devamını oku linkine tıklayın.)

Yunus terapisi, yunusla terapi veya özel çocuklarla yüzme programları adı altında sürdürülen, tek bir seansı binlerce avro olan bu ticari faaliyete dair Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi bilirkişi görüşünü ve bu görüş üzerine Sağlık Bakanlığı'nın resmi yazısını aşağıda görebilirsiniz.

"Bu tedavinin bilimselliğinin kanıtlanmadığı ve FDA tarafından talep edilen emniyet ve işlerliğine dair kesin kanıtlar bulunmayan bir yöntem olduğu, ayrıca bu tür tedavilerin 'bilinmeyen risk' içerdiği ve SONUÇ OLARAK adı geçen tedavi yöntemine izin verilmemesinin uygun olacağı bildirilmiştir."

Yunusla terapi: Tohum Otizm Vakfı değerlendirmesi

Tohum Otizm Vakfı'nın "Otizm Spektrum Bozukluğunda EĞİTİM, TERAPİ VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ" adlı ve Nisan 2019 baskı tarihli sarı kitapçığında, "Hayvan Terapileri" başlığı altında yer alan yunusla terapi uygulamalarıyöntem değerlendirmelerinde "zayıf" olarak nitelendirilmiştir ve "olumlu etkilerini ortaya koyan araştırmalar yoktur" denmektedir.

"Bu yöntemin otizm spektrum bozukluğu olan çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir."

Otizmli çocukların tedavisinde hayvan-çocuk etkileşimi kurarak, çocukta duyusal açıdan gelişme sağlamayı hedefleyen terapilerdir. Ata binme, yunuslarla terapi gibi uygulama türleri vardır. Bu terapilerle ilgili olarak yürütülen çalışmalarda genellikle otizmli çocukların kaygı ve stres düzeylerinin azaltılmasında yararları olabileceği savunulmaktadır. Ancak, olumlu etkilerini ortaya koyan araştırmalar yoktur. Diğer taraftan, hayvan hakları savunucuları da hayvanların zaten çocuk için de olumlu etkileri olmayan bu tür uygulamalara maruz kalmalarına tepki göstermektedir.

Kaynaklara Örnekler:

a) www.dolphinassistedtherapy.com

b) www.asatonline.org/treatment/treatments/animal.htm

c) www.autismsciencefoundation.org/what-is-autism/autism-diagnosis/ beware-non-evidencebased-treatments"

Kaynak: Tohum Otizm Vakfı 

Yunuslar özgür olmalı - Prof. Dr. Bayram Öztürk (TÜDAV & İ.Ü. Su Ürünleri Fak.)

Karadeniz ülkeleri arasında bilimsel işbirliği giderek somutlaşıyor. Ülkemizin son yıllarda Karadeniz'den avladığı balık miktarı sürekli azalmakta. Özellikle Karadeniz'le özdeşleşmiş olan hamsi, palamut, lüfer gibi balıkların azalması, yunusların aşırı çoğalarak, bu ticari değeri yüksek balıkları yemesiyle açıklanmaktadır. Ancak bu, tam bir spekülasyondur. Eski balıkçılar denizde yunus sürüsü gördüklerinde birbirlerine, "Payını bana satar mısın?" diye pazarlık yaparlardı. Bilirlerdi ki yunuslar birçok balık türünü önüne katıp kıyıya sürecek balıkçılar da daha az masrafla kolayca balık avlayacaklar. Yunuslar çoban köpeklerinin görevini yaparlardı balıkçılara. Şimdiki balıkçılar ise konudan bihaber spikerlere Karadeniz'deki balıkları yunusların bitirdiklerini söylüyor. İki balıkçı arasındaki fark eskisinin farkında olmadan ekolojik bilgisini kullandığı, yenisinin ise, ekoloji cahili olması. Acaba Karadeniz'deki yunusların popülasyonu gerçekten arttı mı? Avlanan yunus miktarı nedir? Son sayımlar neyi gösteriyor? Bu sayımlar ne kadar güvenilir? Askeri amaçlarla kullanılan yunus sayısı nedir? Boğaz trafiği bu hayvanların göçlerini etkiliyor mu?

 

 

Önce şunları hatırlamak gerekir; Karadeniz’de bulunan üç yunus türü mutur, afalina ve tırtak (Phocoena phocoena, Tursiops truncatus veDelphinus delphis) Rusya, Romanya ve Bulgaristan tarafından 1966’ya kadar avlandı. Türkiye ise avcılığı 1983'te yasakladı. En yüksek av 1938'de 135-140.000 yunus ile yapıldı. Avcılık, alamana denilen ağlarla sonra da tüfeklerle vurmak suretiyle devam etti. 1948'den 1983 yılına kadar balıkçı kooperatiflerine 500 kadar tüfek ile 750.000 kadar mermi dağıtıldı. Ülkemizin 1983 yılına kadar avladığı yunus miktarı hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamakta ancak bu sayının her yıl için 30.000 birey civarında olduğu tahmin edilmekte. Avlanan yunuslar işlenerek un ve yağ yapımında kullanıldı. Yunus yağı başta D vitamini ilaçları için iyi bir hammaddedir. Türkiye'den sonra en fazla avcılık ise eski Sovyetler Birliği'nde yapıldı. Karadeniz’de “Difrin” olarak bilinen ve kazanlarda yunus kaynatma işi uzun zamandır artık yapılmıyor. Ünlü seyyah Bijişkyan’a göre avcılık en fazla Sürmene’de yapılırmış.

 

1966’da Romanya, Bulgaristan ve Rusya yunus stoklarının azaldığı gerekçesiyle avcılığı yasakladılar. Bu yasaklamadan önce ise havadan ve denizden sayımlar yapıldı. Türkiye'de ise avcılık 1983’e kadar sürdü, uluslararası protestolar karşısında ise avcılık yasaklandı.

 

 

Karadeniz'deki üç türe ait yunus miktarı 1971’de 443.800 birey olarak belirlendi. 1980’de 200.000, 1982'de 190.000, 1984'te 60.000, 1987'de ise 113-160.000 birey olarak sayım yapıldı. Bu veriler Ruslara ait ve birçok hata ve çelişki içerebilir. Örneğin Karadeniz'in Türkiye kıyılarıyla Kafkas Rusya kıyılarındaki türlerin bollukları farklı olmalıdır. Ayrıca yıllık doğum, büyüme, ölüm oranları gibi her türün popülasyonuna ilişkin veriler eksiktir. Dahası uçakla yapılan gözlemlerde erkek dişi ayrımı için yapılan kabullenmelerdeki tutarlılık gerekçeleri zayıftır. Türkiye'de yapılan bir araştırmada ise üç türe ait yunus sayısı 454.440 olarak bildirilmiştir. Türk ve Rus araştırmacıların sayılarının bu kadar farklı olması metot farkına bağlanmaktadır. Ancak bu konudaki giz hâlâ çözülmüş değildir. Bilimci diliyle araştırmaya açıktır. Karadeniz'deki toplam yunus miktarı 1930'larda ise 1,5-2 milyon olarak bildirilmiştir. Ne olursa olsun günümüzdeki yunus miktarının sadece yüzbinler mertebesinde olduğu kabul edilmektedir. Türkiye kıyılarında yaşayan yunus miktarının ayrıntılı olarak ortaya çıkarmak bizim görevimiz. Kalkan ağlarına takılan hayvanların sayıları ise daha kolay hesaplanıyor. Yakakent/Gümenez bölgesinde 1990-1993 döneminde öyle hayvanlar ağlara takılıp kıyıya çıkarıldı ki şaşmamak elde değil. Karaya vuran veya ağa takılan yunusların yağını çıkarıp büyük varillere konularak kamyonetlerle götürüldüğünü bilirim.

 

Yunuslar ne kadar balık yerler? Bu sorunun cevabı türlere göre değişir ama ortalama olarak bu 5- 10 kg ./gün olarak hesaplanmaktadır. Bu hayvanların gıdalarının en az yüzde 90'ını balıklar oluşturur. Uzatma ağlarına takılıp ölen yunusların mide muhteviyatı incelendiğinde midelerin yüzde 80'i boş olduğu görülüyor. O halde, Karadeniz ekosisteminin bozulmasından bu hayvanlar da etkileniyor. Yani Karadeniz'deki balıkları yunuslar bitirmiyor. Ana neden, balık stoklarındaki azalmadır. Son veriler Karadeniz'den Marmara'ya ve Marmara Denizi’nden Karadeniz'e geçen yunus sürülerinde azalmalar olduğunu gösteriyor.

 

 

Bu azalma sadece balık göçlerinin azalmasıyla ilgili değil, azalmada İstanbul Boğazı'ndaki deniz trafiğinin büyük etkisi var bence. Çünkü “Akustik travma” yani gürültü kirliliği bu hayvanları rahatsız ediyor. Bu nedenle son yıllarda deniz memelileri için kritik habitat özelliği olan Uluslararası darboğazlarda deniz trafiğinin düzenlenmesinde bu hayvanların yaşam alanlarının korunması konusu da dikkate alınıyor. Karadeniz'deki yunuslar askeri amaçlarla kullanıldı mı? Ne yazık ki evet. Rus ordusunda yunus filosu mayın toplama ve keşif görevi yaptı uzun süre, Amerikan ordusundaki yunusların 55 tanesi emekli olunca Ruslar da filoda azaltma yaptılar. Her yunus aslında bir keşif veya mayın tarama gemisi gibi önemli. Eğitimleri de kendisi de sudan ucuz, öldüklerinde arkalarından ağlayanlar yok, sigorta veya tazminat isteyenler yok.

 

 

Son zamanlarda ülkemizin birçok yerinde yunus gösteri merkezleri açıldı. Bu merkezler için gereken hayvanlar ya ithal edildi veya bizim denizlerimizden yakalandı ve adeta esir kamplarına yani gösteri merkezlerine götürüldü. Denizden yakalananların bir kısmı öldü, bir kısmı yaralandı. Yakalanıp gösteri merkezlerine getirilenlere ise havuzlarda gösteri yaptırılarak esir ticaretine devam ediliyor. İstanbul’dan Alanya’ya kadar en az on adet gösteri merkezi var. Bunların kapatılmasıyla ilgili kampanyalar devam ediyor. Bazı turizm acentaları ve çevreci gruplar bu konuda eylemler yapıp turistlerin dikkatini çekerek destek bekliyorlar. Ama gösteri merkezlerinde sadece yunuslar değil, foklar ve deniz aslanları gibi hayvanların çoğunun yaşam koşulları kötü.    

 

Bence bütün yunuslara özgürlük gerekir. Havuz gösterilerinde kullanılan ve denizden yakalanan yunuslar modern esirler veya kölelerdir. Esirlik engin denizlerde yaşamaya alışmış bu soylu hayvanlara hiç yakışmıyor. Yunus görmek isteyen doğada görsün. Zaten son yıllarda balina ve yunus gözlemlerine olan ilgi gitgide artıyor. “Efendim yunus terapisi çocuklara faydalıymış, psikolojik sorunlarına iyi geliyormuş”. Bilimsel bir kanıt olmadıkça bu tez esir tacirlerinin bir uydurmasıdır. Esir ticaretine son vermek için birlikte çalışacağız.

 

Prof. Dr. Bayram Öztürk

İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi

TÜDAV (Türk Deniz Araştırmaları Vakfı) Başkanı

 

 
10

Yunuslarda "Esaret X Özgürlük" - WSPA (+ EN)

Doğada...

Yunuslar hareketlerinde tamamen özgürdür. Bedenleri hız için yaratılmıştır ve eğlenmeyi çok seven bu varlıklar bu gerçekten faydalanırlar. Günde 64,5 km’ye kadar yüzebilirler. Okyanusun içinde kovalayacak sayısız yaratık ve keşfedilecek kocaman bir dünya olduğu için yunuslar suyun altında olabildiğince çok zaman geçirirler. Zamanlarının sadece %10-20’sini ise yüzeyde geçirirler. 20 dakikaya kadar nefeslerini tutabilir ve 500 metreden daha derine dalabilirler.

Tutsaklıkta…

Yunuslar içine kondukları su haznesinin veya tankının boyutları ile sınırlanmıştır. (Tüm yaşamınızı dolap kadar bir hapishane hücresinde kapalı olarak geçirdiğinizi düşünün.) Birleşik Devletler kanunları bir hücrenin sadece 9 metre uzunluğunda olmasını gerektirdiği için, yunus bir duvarla veya tel örgüyle karşılaşmadan fazla uzağa gidemez. Tutsak yunuslar, özellikle de su tanklarında tutulanlar, zamanlarının büyük bölümünü bir sersemleme ve uyuşukluk halinde geçirirken, durmadan küçük daireler çizerek yüzer veya suyun yüzeyinde hareketsiz bir şekilde yatarlar.

Doğada…

Yunuslar çoğunlukla diğer yunuslarla birlikte, organize ve birbirine sımsıkı bağlı takımlar halinde yaşarlar. Hepimiz gibi bu zeki ve sosyal yaratık da güvenlik, sevgi ve arkadaşlık arayışındadır ve bunları ait olduğu sürüde bulur. Sürüdeki sosyal bağlar yıllarca sürebilir, özellikle de beş yıl kadar birlikte olan annelerle yavruları arasında. Ayrıca bu ailede, yunus “teyzelerin” de yoğun anneler için bebek bakıcısı rolünü üstlendiği bilinir.

Tutsaklıkta…

Yunuslar sonsuza dek sürülerinden koparılır ve yıllarca yararlandıkları ve besledikleri güçlü sosyal bağlar birdenbire imha edilir. Yakalanma, aşırı derecede şiddetle gerçekleşen bir işlemdir, sadece yakalanacak hayvan için değil, bir aile üyesinin ani ve kalıcı kaybını yaşayan bütün sürü için son derece vahşicedir. Tutsaklık altında yetiştirilen yunuslar için de aynı derecede ıstıraplıdır. Bu hayvanlar, bir aileye ait olmanın rahatlığını ve zevkini hiçbir zaman yaşayamayacaklardır. Duygusal tecrite mahkum edilmişlerdir. Ayrıca kurabildikleri tek yakın bağ da –anneleriyle olan bağ- çok erken koparılır, çünkü genellikle ayrı hücrelere kapatılırlar veya başka bir parka ya da akvaryuma satılırlar.

Doğada…

Yunuslar doğal deniz suyunda yaşarlar.  

Tutsaklıkta…

Yunusların çoğu, hassas derilerine ve gözlerine ciddi zararlar veren kimyasal işlem görmüş yapay deniz suyu içeren su tanklarına kapatılır. Fakat deniz kenarında bir hücrede olmak bundan çok daha iyi sayılmaz. Bu hücreler genellikle kıyı gölü gibi tenha yerlerde, suyun okyanustaki gibi dolaşımda olmadığı alanlarda bulunur. Yunuslar sıradan bir insanın 4-5 katı oranında atık boşaltırlar. Sonuç? Kendi tuvaletleri içinde yüzmeye zorlanırlar.

Doğada…

Yunuslar muhteşem sonar yeteneklerini kullanmakta özgürdürler. Etraflarındaki dünyayı öğrenmek için bu yetilerini kullanırlar. Mercan kayalıklarının inceliklerini ve aralarında gizlenmiş olan canlıları keşfetmekten, çevrelerindeki balıklar ve diğer yunuslarla ilgili ve onlar için gölgelerde pusuya yatmış olabilecek yırtıcılarla ilgili bilgi toplamaya kadar. Sonarları onlara bilmeleri gereken herşeyi söyler. İnsanlar için görme duyusu ne kadar önemliyse, yunuslar için de sonar kullanımı o derece önem taşır.

Tutsaklıkta…

Yunuslar sonarlarını kullanma konusunda kısıtlanmışlardır. Canlı balık avlamak için onu kullanamazlar çünkü artık sadece eğitimcilerinin bir “ödül” olarak verdiği ölü balıklarla beslenmek zorundadırlar. Sualtı dünyasını keşfetmek için sonarlarını tam kullanıma sokamazlar çünkü kısır, beton tanklarda keşfedilecek hiç bir şey yoktur.

Doğada…

Yunuslar, birbirleriyle işbirliği içinde balık kovalamak ve yakalamak için saatler harcarlar. Yiyecek arama konusunda da uzmanlardır. Bu onlar için sadece gerekli bir tatbikat değildir, aynı zamanda eğlencelidir de. Yunusluk yapan yunuslar. Canlı avlarını kovalamak ve yakalamak onların tüm doğal yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağlar: hızları, zekaları, sonar kullanımları ve iletişim ve işbirliği yetileri.

Tutsaklıkta…

Bir yunusun öğrendiği ilk şey, gerçek bir yunus olmasına izin verilmediğidir; doğal coşkusunu ve davranışlarını kısıtlamak zorundadır.  Aksine, emirlere itaat etmeyi ve ölü balık yemeyi öğrenmesi (ki özgür olsaydı bunu yapmayı aklına bile getirmezdi), ayrıca elle beslenmeyi kabul etmesi gerekir. Kendi yiyeceğini kovalama ve yakalamanın doğal heyecanı yunustan sonsuza dek alınmıştır.

Doğada…

En iyisini anne bilir. Bebek yunusun annesi ona okyanusta yaşaması için ihtiyacı olan herşeyi öğretir: Yırtıcılardan korunmak için sonarını nasıl kullanacağını, nerede yiyecek araması gerektiğini ve balıkları kovalayıp yakalamayı. Yavru yunus, sürüdeki diğer yunusları izleyerek ve taklit ederek de dalmayı, atlamayı, sıçramayı, dalgalarda sörf yapmayı ve iletişim kurmayı öğrenir.

Tutsaklıkta…

Yunuslar yemek konusunda eğitmenlerine tamamiyle bağımlıdırlar. Bu durum eğitmene, yunusu kontrol etmek ve insanların alkışlayacağı numaraları yapması konusunda onu ikna etmek için güçlü bir silah olur. Başka bir deyişle, eğitmen aç bir yunusun şunu anlamasını sağlar: eğer yemek ödülünü almak istiyorsa birkaç çemberin içinden atlamak zorundadır. Peki yunuslar doğada kuyrukları üstünde yürüyüp, seyircilere el sallayıp, insanları sırtlarında gezdirirler mi? Hayır. Ayrıca bu eğitimin yunuslar üzerinde çok zararlı bir etkisi vardır: Doğal olmayan davranışlar er ya da geç doğal olanların yerini alacaktır.

Kaynak: WSPA Web Sitesi

Çeviri: Işıl Karaelmas

Yunuslarla Etkileşim Terapisi - Prof. Dr. Gönül Kırcaali İftar (+EN)

Yunuslarla Etkileşim Terapisi

Prof. Dr. Gönül Kırcaali-İftar (*)

Yunuslarla etkileşim terapisinde (DAT: Dolphin-assisted therapy), çocuk önceleri iskelede durarak, daha sonra ise suya girerek, uzmanlar gözetiminde yunuslarla etkileşmektedir. Bu terapi; ABD, Meksika, Rusya ve İsrail başta olmak üzere pek çok ülkede ve Türkiye’de kullanılmaktadır.

Humphries (2003) tarafından yürütülen bir araştırma derlemesi çalışmasında, yunuslarla etkileşim terapisinin etkilerini inceleyen altı araştırmaya ulaşılmıştır. Bu altı araştırmaya toplam 294 çocuk katılmıştır ve araştırmalardan dördünde otistik özellik gösteren çocuklar da yer almıştır. Bu araştırmalarda, yunuslarla etkileşimin çocukların davranışlarını olumlu yönde etkilediğine ilişkin bulgular rapor edilmiştir. Ancak, araştırmaların bazılarında deneysel yöntem de kullanılmış olmasına karşın, Humphries, altı araştırmanın tümünde önemli yöntemsel sınırlılıklar olduğu; dolayısıyla, bu araştırmalarda gösterilen sonuçların bilimsel olarak geçerli kabul edilemeyeceği yorumunda bulunmuştur.

Daha sonra yürütülen çalışmalar da yunuslarla etkileşimin herhangi bir terapötik yararı olmadığı yönündedir.

Öte yandan, terapi adı altında yürütülen bu etkinliklerin çocuklar açısından enfeksiyon ve kaza riski taşıdığı da bilinmektedir. Tüm bu bilgiler ve değerlendirmeler ışığında, tutsak edilen yunuslar üzerinden para kazanma girişimlerinin bilim çevreleri tarafından savunulmasının mümkün olmadığı açıktır.

Kaynakça:

Humphries, T. L. (2003). Effectiveness of dolphin-assisted therapy as a behavioral intervention for young children with disabilities. Bridges: Practice-Based Research Syntheses, 1(6), 1-9.

Marino, L., ve Lilienfeld, S. O. (2007). Dolphin-assisted therapy for autism and other developmental disorders: A dangerous fad. Psychology in Intellectual and Developmental Disabilities, 33(2), 2-3.

(*) Prof. Dr. Gönül Kırcaali İftar, Tohum Otizm Vakfı uzmanlarından biridir ve "danışman" olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda, Anadolu Üniversitesi Engelliler Araştırma Enstitüsü kurucu müdürüdür.

(**) Tohum Otizm Vakfı - http://www.tohumotizm.org.tr/

İngilizce çeviri: Yunuslara Özgürlük Platformu

İnsan varlığı ve müdahalesi yüzünden hayvanlar gececil olmaya başladı

Artık resmen kanıtlandı: Hayvanlar, insan varlığından ve müdahalesinden her geçen gün daha fazla rahatsızlık duyduğu için gececil olmaya başladı.

Science dergisinde yayımlanan bir bilimsel makale, altı kıtada gözlemlenen 62 memeli türünün yüzde 83'ünün insanlardan kaçınmak için hayatlarının büyük kısmını gece sürdürmeye başladığını ortaya koydu. 

Makalenin yazarlarından biri olan ve Berkeley California Üniversitesi'nde görev yapan çevrebilimci Kaitlyn Gaynor, insan aktivitelerinin hayvanları gececil olmaya ittiğini, bu eğilimin farklı türler arasında oldukça yaygın olduğunu ve hayvanlar üzerindeki etkisinin çarpıcı bir noktaya geldiğini söyledi. 

Geyikler, yaban domuzları, çakallar ve kaplanlar... Bu hayvanların hepsi insanlarla etkileşime girmemek için aktivitelerinin çoğunu gece saatlerinde yapmaya başlıyor. 

Her şeyden önce gürültülü bir türüz 

Arabalarımızdan ve uçaklarımızından doğaya yayılan sesler, Güney Afrika cüce kuyruksüreninin kendisine yaklaşan yırtıcı hayvanların sesini duymasını engelliyor. Doğal gaz ve petrol çalışmalarından kaynaklanan tüm o kakofoni, cırcırböceklerini, çekirgeleri ve karıncaları uzaklaştırırken mavi kuşların da dünyaya getirdiği yavru sayısının azalmasına neden oluyor. Bir de sualtındaki gürültü kirliliğini düşünün! Durmaksızın çalışan jeneratörlerimiz, pervanelerimiz, motorlarımız ve askeri sonarlarımız yunusların dalış yaparken tıkanmasına, narval türü balinaların kalbinin de düzensiz atmasına yol açıyor. Okyanuslardaki bu hengame, anne kambur balinalarla yavruları arasındaki iletişimi sağlayan hafif fısıltılar ve ıslıkları bastırıyor. 

Avcılık ve şiddet eğilimimiz had safhada

Colorado hükümeti, insanlar geyik avlayabilsin diye geyiklerin sayısını artırmak amacıyla siyah ayıları ve dağ aslanlarını öldürmeye 4,5 milyon dolar ayırıyor.

Nitekim ABD Tarım Bakanlığı, insanların istemediği şekillerde doğal çevreyi "bozduğu" gerekçesiyle 2017'de 23 bin 646 kunduz öldürdü. Bu, her 22 dakikada 1 kunduzun hayatını kaybettiği anlamına geliyor. 

Dünyayı gerektiği gibi paylaşmıyoruz

Doğal yaşam alanları günümüzde çöplüğe ve inşaat alanına dönüşmüş durumda. Kuzey Amerika ren geyiklerinin yaşadığı ormanlık ve dağlık alanlar, katranlı kum çıkarmak için delik deşik edilmiş halde. Marstonia salyangozunun arşınladığı akarsu ve dere kenarları ise, içme suyu ve sulama nedeniyle kuraklığa mahkum edilmiş durumda. Ridgway şahininin yaşadığı yağmur ormanları da, besicilik ve kahve plantasyonları yüzünden tarumar edilmiş halde. Peki ya kutup ayılarının son sığınağı olan buz kütleleri? Şu anda biz bunu okurken hızla erimeye devam ediyor. 

Hayvanlar artık, insanlarla her geçen gün daha fazlasını paylaştıkları bu dünyada nasıl hayatta kalacaklarını hesap etmeye çalışıyorlar. Binlerce yıla yayılan evrim sürecinde geliştirdikleri davranışları değiştirme pahasına da olsa, insan tacizinden kaçmanın yollarını arıyorlar.

Mekansal yerine zamansal ayrışma

Araştırmacılar, “hayvanların insanlarla aynı ortamda bulunmaları halinde riskleri en aza indirmek için mekansal ayrışma yerine zamansal ayrışmayı tercih etmeye başlamış olabileceğini" vurguluyor. Öyle ki, şempanzeler ve keseli antiloplar hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilmek için bizim paydos edip eve gitmemizi bekliyor gibiler! 

Zimbabve antiloplarına bir bakın... Otlamayı seven bu hayvanlar, gün içinde su birikintilerini bulup ihtiyaçlarını giderirler çünkü bu su kaynakları geceleri sırtlan, aslan gibi yırtıcı türler tarafından kuşatılırlar. Fakat 2012 yılında yapılan bir araştırma, gün içinde devam eden avcı baskısının antilopları gececi olmaya zorladığını ortaya koyuyor. Bu da antiloplarla aslanların karşılaşma riskini daha da artırıyor. 

Gabon sakini leoparlar da avcılardan ve vahşi hayvan eti tüccarlarından kaçabilmek için benzer bir taktik geliştirmişler.

İnsan nüfusunun ve faaliyetlerinin yoğun olmadığı yerlerde gece ve gündüz saatlerindeki aktivitelerini neredeyse eşit olarak bölerken (yüzde 46 gececi), avcılık baskısının yoğun olduğu yerlerde zamanlarının yüzde 93'ünü gece saatlerinde geçiriyorlar. 

Varlığımız bile ürkütücü

Hayvanları gizlenmeye iten nedenler yalnızca çıkardığımız yüksek sesler veya ölümcül silahlarımız değil.

İnsanların ormanlık alanlarda yürüyüşe çıkması bile, Sumatra güneş ayısının karanlığa geçişini hızlandırıyor (düşük seviyede rahatsız edilme durumunda yüzde 19, araştırma yapan bilim insanlarının varlığı durumunda yüzde 90 gececi olma hali). Alaska'nın boz ayıları için de aynısı geçerli: Bu ayılar, gün içinde ziyarete gelen turistlerin meraklı bakışlarından kaçınmak için gün ışığına veda etmek zorunda kalıyor (düşük seviyede rahatsız edilme durumunda yüzde 33, yüksek rahatsızlık durumunda yüzde 76 gececi olma hali). 

Peki, bu iyi bir şey olabilir mi? Hayvanlar bizimle aynı ortamları paylaşmanın huzurlu ve barışçıl bir yolunu buldular mı dersiniz? Ne de olsa rakunlar, güvercinler ve fareler gibi "daha şehirli türler" komşularımız olarak bizlerle yaşama konusunda iyi iş çıkarıyorlar. 

Elbette, bazı hayvanların insana yakın olması bu türlerin hayatta kalması için faydalı olabiliyor. "Örneğin Nepal'de kaplanlar ve insanlar orman içinde aynı rotayı kullanıyorlar ama günün farklı saatlerinde. Böylece insanların bu etçil hayvanlarla karşı karşıya gelme ihtimali ve çatışma riski azalıyor," diyor Gaynor. Böylesi her iki türün de menfaatine. 

Fakat bazı yabani hayvanların bu tür bir adaptasyon geliştiremediğini söyleyen Gaynor, “Her tür geceye geçiş yapamıyor ya da yapmaya istekli olmayabiliyor," diyor. Bu türler için insan müdahalesinden uzak alanlar ayırmalıyız; bunlar avlanmanın yasaklandığı ve yürüyüş rotalarının kısıtlandığı bölgeler olabilir. Daha geniş bir çerçevede ise iklim değişikliğiyle mücadele olabilir...

Hayvanların binlerce yıldır geliştirdikleri hayatta kalma stratejilerini, yalnızca bizim ihtiyaçlarımız doğrultusunda değiştirmelerini beklemek nereden bakarsanız bakın bencilce.

Bu, "Bulaşıkları ev arkadaşımın yıkamasına izin veriyorum çünkü bulaşıklar onu daha çok rahatsız ediyor" demek gibi bir şey! 

Hayır, işin ucundan hepimiz tutacağız ve sorumluluğu alacağız. Yeryüzündeki her bir canlının isteklerimiz ve kudretimiz karşısında bize boyun eğmesini, bizim çıkarlarımıza ayak uydurmasını bekleyemeyiz. Ortak ev işlerini gözden geçirmenin zamanı çoktan geldi.

Kaynak: NRDC & ScienceMag

Yazı: Jason Bittel, 12 Temmuz 2018

Fotoğraf: George Shiras

Çeviri: Yunuslara Özgürlük Platformu